SİLAHIN GÖLGESİNDE DİPLOMASİ

Ankara, 22 yıl aradan sonra dünyanın en büyük askeri paktına, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Zirve bitti, geriye diplomatik koridorlarda yankılanan "silah hediyesi" tartışmaları kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlere özel üretim, mermili revolver tabancalar hediye etmesi; İngiltere’den Almanya’ya birçok müttefiki gümrük ve iç hukuk kurallarıyla karşı karşıya getirdi.
Kamuoyu günlerdir bu hediyeyi, şık kutuları ve liderlerin şaşkınlığını konuşuyor. Oysa asıl tartışılması ve yüzleşilmesi gereken şey o hediyenin kendisi değil; o masanın, o ittifakın ve bizzat küresel sistemin ruhudur.
Çünkü o masada barışın felsefesi, açlığın çaresi ya da insanlığın ortak geleceği yoktu. Masada ne vardı?
F-35’lerin teslimat krizleri,
Milyar dolarlık savunma bütçeleri,
Yeni askeri operasyon sinyalleri,
Jet motorları, füze sistemleri ve yeni cephe senaryoları...
Yani adına "güvenlik" denilen ama merkezinde tamamen ölümcül gücün bulunduğu barut kokulu bir gündem. Böyle bir masadan liderlerin eline "altın tepside zeytin dalı" çıkmasını beklemek safdilliktir. Silahın konuşulduğu, silahın pazarlandığı bir zirvede, ev sahibinin isme özel tabanca hediye etmesi o toplantının doğasına, o masanın vahşi gerçekliğine son derece uygundur. Ne ekildiyse, kutudan o çıktı.
Küresel Riyakârlık: Demokrasi Nutukları ve Silah Faturaları
Bugün dünyaya baktığımızda trajik bir tiyatro izliyoruz. İnsan haklarından, özgürlüklerden ve demokrasiden en yüksek sesle bahseden ülkeler, aynı zamanda dünyanın en büyük silah üreticileri ve tüccarları. Barış nutukları atan diplomatlar, perde arkasında milyarlarca dolarlık ölüm makinelerinin teslim tarihlerini müzakere ediyor.
Bu nasıl bir çelişkidir?
Bir yandan "dünya daha güvenli olsun" deniliyor, diğer yandan küresel savunma bütçeleri her yıl yeni rekorlar kırıyor. Bir tarafta liderler yan yana gelip gülümseyerek barış ve ittifak fotoğrafları veriyor, diğer tarafta kurmaylar yeni savaş senaryoları üzerinde çalışıyor.
Silah şirketleri büyüyor, hisse senetleri değer kazanıyor, stoklar yenileniyor ve savaşlar hiç bitmiyor. Fakat bu kirli düzenin bedelini ne fildişi kulelerdeki generaller ne de lüks ofislerindeki silah tüccarları ödüyor. Bedeli; enkaz altında kalan çocuklar, evlerini terk etmek zorunda kalan siviller ve geleceği bombalarla çalınan toplumlar ödüyor.
Silahlar Barışı mı Korur, Yoksa Savaşı mı Besler?
Dünya, tarihin belki de en gelişmiş askeri teknolojilerine sahip. Yapay zekalı dronlar, görünmez jetler, akıllı füzeler... Ancak ironiye bakın ki, aynı dünya hiçbir dönemde olmadığı kadar güvensiz, kırılgan ve huzursuz. Demek ki güvenlik politikalarını yalnızca silahlanma üzerinden okumak, insanlığa kalıcı bir huzur getirmediği gibi yeni gerilimlerin de kapısını aralıyor.
Belki de artık şu soruyu yüksek sesle, diplomatik maskeleri düşürerek sormanın zamanı gelmiştir:

Silahlar gerçekten barışı mı koruyor, yoksa "barış" söylemi, sürekli büyümek zorunda olan küresel silah endüstrisinin en güçlü reklam sloganına mı dönüşmüş durumda?

Silahlar en fazla geçici bir caydırıcılık sağlayabilir; fakat kalıcı barışı inşa edecek yegane unsurlar samimi bir diyalog, adalet ve karşılıklı güvendir. Bu temel soruya dürüstçe cevap verilmeden, ne Ankara'da ne de dünyanın başka bir yerinde toplanan zirvelerin adı "barış" olabilir.
Madalyonun Diğer Yüzü: Ankara'da Hayat Dururken
Üstelik bu acı gerçek küresel sahnede yaşanırken, burnumuzun dibindeki yerel yansıması da pek farklı değil. Ankara’deki zirve için şehir adeta olağanüstü bir protokole ve katı bir güvenlik bürokrasisine teslim edildi. NATO üyesi yabancı liderleri korumak adına alınan akılalmaz önlemler, her zaman misafirperverliğiyle bilinen başkent halkının günlük hayatını adeta felç etti. Yollar kapatıldı, ulaşım durma noktasına geldi ve aşırıya kaçan tedbirler kenti bir abluka hissiyatına bürüdü.
Yabancı konukların güvenliği için her detay en ince ayrıntısına kadar düşünülürken; sokağa çıkamayan, işine gücüne gidemeyen kendi vatandaşımızın yaşam kalitesi ve konforu ne yazık ki göz ardı edildi. Misafirleri korumak uğruna hayatı bu denli zorlaştıran kararlar, akıllara şu soruyu getiriyor: Konuklarımızı korurken, kendi insanımızın huzurunu ve geleceğe kaygıyla bakan çocuklarımızın güven duygusunu neden ikinci plana itiyoruz?
Dünyanın liderleri diplomasi masalarına sadece namluların ve hediye tabancaların gölgesini düşürmeye, içeride ise kendi halkına hayatı zorlaştırmaya devam ettikçe; insanlık, adil ve huzurlu bir geleceğe asla uyanamayacaktır.