TOPRAK KONUŞSA NE DERDİ

Elazığlı olan herkes bilir, değil mi?

Gezin çileğini… Kokusu bile başkadır, tadı tarifsizdir.

Her defasında deriz ki; Elazığ’ın kayısısı, öküzgözü üzümü, çileği başka… bambaşkadır.

Toprağa bin minnet duyarız. Memleket toprağı ne güzeldir…

Ama işte mesele tam da burada başlıyor.

Gidince özlediğimiz, dilimizden düşürmediğimiz o topraklara; içindeyken aynı özeni gösterebiliyor muyuz?

Çoğu zaman hayır.

Yakın zamanda okuduğum bir haber, bu sorunun cevabını yüzüme sertçe çarptı.

Elazığ’da 2022 yılında yapılan büyük bir maden ihalesi… Milyarlarca dolarlık bir rezervden söz ediliyor. Çıkarılacak madenin ise Gezin bölgesinde, tren istasyonu çevresinde depolanması planlanıyor. Üstelik bu alanın önemli bir kısmı SİT bölgesi.

Daha da düşündürücü olan şu:

Bu faaliyetlerin Hazar Gölü’ne çok yakın bir noktada yapılacak olması.

Yani sadece bir alan değil; bir ekosistem risk altında.

Su, toprak, hava… Hepsi.

Üstelik iddialara göre çıkarılan maden Elazığ’da kalmayacak.

Şehre ciddi bir ekonomik katkı da sağlamayacak.

Peki o zaman soruyu sormak gerekmez mi?

Neden Gezin?

Neden doğanın kalbine bu kadar yakın bir yer?

Neden korunması gereken bir alan?

Neden yıllardır övündüğümüz, kokusunu anlata anlata bitiremediğimiz o topraklar?

Ve daha da önemlisi:

Neden hep en kolay olan seçiliyor?

Çünkü doğa konuşmuyor.

Çünkü toprak dava açmıyor.

Çünkü bir göl, kirletildiğinde bağırıp hakkını arayamıyor.

Ama biz susuyoruz.

Asıl mesele de bu.

Bir yerde “ekonomik değer” denildiğinde, çoğu zaman doğanın değeri yok sayılıyor.

Oysa bir gölün değeri, bir çileğin kokusu, bir toprağın bereketi… Bunlar rakamla ölçülemez.

30 milyar dolarlık rezervden söz ediliyor belki ama kaybedilecek olan şeyin bir karşılığı yok.

Bugün Gezin’de alınan bir karar, yarın sadece Gezin’i etkilemeyecek.

Hazar Gölü’nün suyu değişirse, bu sadece bir doğa meselesi değil; bir yaşam meselesi olacak.

Tarım, turizm, insan sağlığı… Hepsi zincirleme etkilenecek.

Ve biz yine aynı hatayı yapacağız:

Olduktan sonra konuşacağız.

Oysa mesele “karşı çıkmak” değil sadece;

mesele doğruyu zamanında söyleyebilmek.

SİT alanı dediğimiz yerler, korunsun diye var.

Eğer koruyamayacaksak, o statünün ne anlamı kalıyor?

Yarın her korunması gereken alan “bir şekilde” kullanılacaksa, o zaman biz neyi koruyoruz?

Bir başka çelişki daha var:

Memleket sevgisini en çok dile getirenler, bazen o memleketin en sessiz zarar görmesine göz yumabiliyor… Ne acı değil mi?

İlçeler, köyler seçim dönemlerinde geziliyor, vaatler sıralanıyor; peki memleketi sadece seçimlerde hatırlamak mı memleket milliyetçiliği? Soruyorum size.

Sevgi sadece siyasi süreçlerde övmekle olmaz; bazen haklı bir karşı duruşu da gerektirir.

Hava, su ve toprak…

Bunlar bu dünyanın nefesi.

Ama biz, sanki sahibiymişiz gibi davranıyoruz.

Oysa biz sadece emanetçiyiz.

Emanete sahip çıkmak, onu kullanmak değil; onu korumaktır.

Bir gün o çileğin kokusu kaybolursa,

Bir gün Hazar Gölü’nün suyu eskisi gibi olmazsa,

Bir gün “bizim memleket” dediğimiz yer sadece bir hatıraya dönüşürse…

O zaman yine aynı cümleyi kurabilecek miyiz?

“Gezin çileğinin tadı bir başka…” diye?

Yoksa sadece geçmiş zamanla mı konuşacağız?

İşte bütün mesele bu…