Geçtiğimiz günlerde Malatya’nın Battalgazi ilçesinde bulunan ve 2014’ten beri UNESCO Dünya Kültür Miras geçici listesinde yer alan Arslantepe Höyüğü’nün kalıcı listeye alındığını okuduk...
Dışişleri Bakanlığı açıklamasında; “2014 yılında Türkiye'nin UNESCO'daki Geçici Miras Listesi'ne eklenen ve tarihi yaklaşık altı bin yıl geriye giden Arslantepe, coğrafyamızda ilk erken devlet yapılanmasının ortaya çıktığı dinsel ve kültürel bir merkez olarak kabul edilmektedir. Arslantepe Höyüğü’nün kaydıyla ülkemizin UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki alanlarının sayısı 19'a ulaşmıştır.” dedi.
Peki ya bizde durum ne? Bilindiği gibi 2017 yılında yurt dışına da gidilerek, Elâzığ Belediyesi ile Ankara Elâzığ Kültür ve Tanıtma Vakfı'nın projesiyle Harput'un UNESCO Dünya Miras Listesine girmesi ile ilgili başlatılan süreç kapsamında Harput, UNESCO'nun dünya geçici miras listesine alınmış ancak geçen sürede yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla kalıcı listeye alınmamız neredeyse olanaksız hale gelmişti.
Bugünkü kafayla, üniversitesi, sivil toplum örgütleri, belediyeler ve kentin aydınları(!) ile Harput ya da Elazığ’da hiçbir kültürün korunması, kültürel ve sanatsal bir gelişim mümkün değildir. Kültür ve tarihsel varlıklarımız gözümüzün önünde birer birer yiterken, özellikle İslami eserlerdeki yanlış restorasyonlar ve kentte hiçbir yer kalmamış gibi Harput’ta inşa edilen Diyanet külliyesi adlı beton yığını gözümüzün önündeyken başka bir beklentimiz hayalcilik olur.
Binlerce yıldır kültürün beşiğin olmuş bu topraklarda bu anlayışla ne kültür gelişir ne sanat… Kültürü salçalı ekmek festivali ya da orcik satmak ya da Harput’un özgün müziğinden habersiz yerel türkücülerle bağırarak türkü söylemek sananlarla alınacak bir mesafe yoktur.
Geçmişte de bu tür eksikliklerimiz olurdu ama bugünkü durum açıklanamayacak derecede kötü. Bu durum tarihe ve kültüre bakış açımızdaki bilgisizlikten ve duyarsızlıktan sanırım.
Estetik kaygısı olmayan akademisyenler, eski yazı bilmeyen araştırmacılar, tarih, uygarlık birikiminden yoksun yöneticiler ve hamasete boğulmuş ve siyasetin etkisinden bir türlü çıkamayan halk, Harput ve büyük kültürünün korunması konusunda bizi her geçen gün daha da umutsuzluğa sevk ediyor.
Harput’ta kepçeler ve dozerlerle yapılan betonlaştırma çalışmaları, tarihi vilayet binasının burnunun dibinde meydan çalışmasında gece gündüz çalışan deliciler, dozerler; depremde yıkılan mahallelerde iş makineleriyle paramparça edilen kent dokusu…
Kentteki tüm binalar yıkılıyor, Allah rızası için bir sokağı, bir çeşmeyi, bir eski konağı, okulları, dinsel yapıları kayıt altına alan bir kişi yok…
Dozerlerle hamdolsun Moğol hükümdarı Timurlenk misali her an yıkımdayız Talan, yağma yerine dönen kentin her yeri yıkık dökük.
Bu kadar kötüye gidişin ardında Harput ve Elâzığ kadim kültürünü salçalı ekmek ve orcik yemek sananlardan boş yere hâlâ kültür ve sanat bekliyoruz.
Kısaca, bizim UNESCO kalıcı listeye alınmamız şu anki anlayış ile zor hatta olanaksız. Üstelik aranan koşullara sahip olduğumuz halde bunu kendi ellerimizle engelliyoruz. Mimari doku, tarihsel özgünlük, sanat tarihi anlayışı, estetik gibi öncelikler hak getire…
Oysa Harput, Arslantepe’den çok daha büyük bir alan, çok daha büyük kültürlere ev sahipliği yapmış, kazdıkça tarih fışkırıyor, kalesi, camileri, kiliseleri her biri ayrı bir tarihsel değer. Bunlar insanoğlunun yaratıcı aklının ürettiği görülesi yapıtlar, zaman içinde yaşayan kültürel geleneklere, uygarlıklara tanıklık etmiş.
Üstelik Elâzığ ili, 1966–1974 yılları arasındaki kısacık zamanda dünyanın en başarılı (Keban Kurtarma Projesi) arkeolojik çalışmalarına ev sahipliği ettiğinden büyük bir deneyime de sahip. Peki bugüne değin biz ne yaptık, iki tane görevli serinde tatil yapsın, çay içsin diye bu tarihsel dokuyu bozup, tarihimizin üstüne beton döküp, boğup, otel, misafirhane, dükkân inşa ediyoruz. Nerede yapıyoruz bunu? Bin yıllık Ulucami’nin ve dünyada eşi olmayan eğri minaresinin sadece on metre yakınında…
Bu betonlaşmayı itiraz etmeden izleyen hatta çalışmalara destek veren belediye, Valilik, Mimarlar Odası, Üniversite, Kent Konseyi, vb. kurumlar bizde sanata, kültüre, tarihe bakış açımızdaki duyarsızlığın bir türlü değişmediğini ve ne yazık ki yöneticilerimizin UNESCO kalıcı listesine hangi ölçütlerle girilebileceğini bile anlayamadıklarını göstermektedir.