İmam-ı Gazali, ahlaki bozulmayı anlatırken, bir ülkede önce ulema (ilim adamları), sonra ümera (yöneticiler) en sonra halk bozulur der.

Gazali'nin yaşadığı çağda demokrasi diye bir şey yoktu.

Bugün yaşasa bu anahtar ölçüsünü herhalde biraz daha farklılaştırarak anlatırdı.

Geçmişte yönetenleri ilim adamları denetlerlerdi. Bunu ya nasihatnameler yazarak, yahut padişah meclislerinde hakkı söyleyerek yaparlardı. Ulemanın elinde elbette yönetenleri frenleyecek veya engelleyecek bir yaptırım gücü yoktu. Ama toplumdaki ağırlıkları her zaman yönetenler tarafından dikkate alınır, söz ve telkinleri  az veya çok dinlenirdi.

Zamanla siyasetin şekli değişti, artık yönetenler nasihat  yerine yasalarla, kamuoyu baskısı ile, özgür basın ve tarafsız yargı ile sınırlanıyor. Nasihat, işi yönetenlerin vicdanına bıraktığı için toplum bunun işe yaramadığını gördü. Onun için gücü, yasa ve kurumlarla sınırlama / dengeleme yoluna gitti. Artık yönetenlerin paşa gönlünün dediği değil, yasaların dediği olacak, vatandaşın kaderi yöneticinin merhametine kalmayacaktı.

Kuvvetler ayrılığı işte bu ihtiyaçtan doğdu. İnsanlık mutlak gücün  mutlaka dejenere ettiğine, yöneticileri  ululuk iddiasına sürüklediğine şahit oldu. Denetlenemeyen bir güç toplum için her zaman büyük bir tehdittir. Çünkü güç sahibi, onu her zaman kendisi için ve içinde bulunduğu topluma karşı kullanır.

Despot liderler, yasalarla sınırlanmayı kabul etmezler. İlk işleri, kuvvetler ayrılığına son verip tüm kuvvetleri nefislerinde toplayıp, denetimden kurtulmaktır. Bu tip devletler artık milletin devleti olmaktan çıkar, bir kişinin veya ailenin egosuna hizmet eden devlet biçimine dönerler. Yasalar yönetenlere ve çevrelerine işlemez, sadece arkası olmayan garibanlara işler. Mesela  milyonluk, milyarlık borcu olan ama iktidardaki gücün şemsiyesi altında olanlara kimse borcunu sormaz, ama basit bir esnaf 50 tl borcunu unutup ödemediği zaman icra kapısına dayanır. Mesela güce yakın duran iş adamlarının üç yüz, beş yüz milyonluk vergi borçları bir kalemde silinir, ama deprem, yangın veya sel afetine uğrayanların borçlarını silmek kimsenin aklına gelmez. Gelen de hemen unutmak zorunda bırakılır.

Gazali'nin formülü ile gidersek yöneticileri frenlemekle görevli ilim adamları bozulur veya bugünkü karşılığıyla yargı bağımsızlığı yok edilir, basın susturulursa yönetenleri frenleyecek hiçbir mekanizma kalmaz. Geçmişte ulema satın alınırdı, şimdi basın satın alınıyor, Yargı bir kişiye bağlanarak, ona ve çevresine karşı çalışamaz hale geliyor. Bu iki kategorideki bozulma zamanla halka sirayet ederek onu da bozuyor. Bozulmanın son safhası budur ve bu noktaya varmış bir çürümeyi düzeltmek son derece zordur.

Halkın bozulduğunu şuradan anlarsınız.

Önceden yolsuzluğa, rüşvete, hırsızlığa karşı çıkanlar, zamanla onu benimsemeye siyasetin tabii bir parçası gibi görmeye başlarlar. Yönetene toz kondurmamak için lider iyi etrafı kötü, liderin haberi yok gibi mazeretlere sığınırlar. Halbuki, bu söz büyük bir yalandır. Her lider çevresini kendisi seçer, hırsız hırsızı, yalancı yalancıyı, rüşvetçi rüşvetçiyi, namuslu namusluyu seçer. Bir öğretmenin kalitesi yetiştirdiği öğrenciden, bir liderin kalitesi etrafındaki kadrodan belli olur. Hırsız bir kadronun kaliteli bir lideri, namuslu bir liderin yağmacı bir kadrosu olmaz.  Ve bozulmamış bir halk yolsuzluğa, rüşvete, zulme mazeret aramaz.

Gazali'nin toplu tefessüh dediği noktadayız. Hep birlikte  hâlimizi değiştirmedikçe bu çürüme derinleşerek devam edecek, bazıları çalacak,  diğer bazılarımız alkış tutacağız.

.