Harput, Urfa ve Kerkük: Gönül Tellerimizdeki Ortak Ezgi ve Ses Köprüsü
Anadolu ve çevresindeki kadim şehirler, sadece mimarileriyle değil; gönül coğrafyasına kazıdıkları ses medeniyetleriyle de tarih boyunca birbirine köprü olmuştur. Bu köprülerin en vefalı, en derin olanlarından biri ise Harput, Urfa ve Kerkük arasında kuruludur. Bu üç şehir, aynı kültür ikliminin üç ayrı perdesi, aynı hüzün tarlasının üç ayrı nefesidir. Coğrafi olarak ayrılmış gibi dursalar da, her üç şehrin musikisi, Türkmen ruhunun, hüzünlü gurbetinin ve yaşanmışlığın derin izlerini taşıyan ortak bir kültürel kaynaktan beslenir.
Ortak Ezginin Taşıyıcısı: Cinaslı Mani ve Hoyrat Geleneği
Bu üç kadim şehrin müzikal ruhunu birleştiren ana form, şüphesiz hoyrat'tır. Hoyrat, cinaslı manilerin şiire dönüştüğü, o şiirlerin doğaçlama yeteneği ve makamsal vukufiyet gerektiren bir icra ile yorumlandığı zorlu bir sanat biçimidir.
* Harput’un Kürsübaşı geleneğinde icra edilen maya ve divanlar;
* Urfa’nın uzun havalarında ve sıra gecesi ortamlarında yankılanan hoyratlar;
* Kerkük Türkmenlerinin kimlik mücadelesini taşıyan hoyratları;
Hepsi, Urmiye, Divan, Şikeste gibi ortak makamlardan beslenir ve icracıdan yüksek bir edep, tavır ve gönül olgunluğu ister. Bu gelenek, sadece bir müzik türü değil, aynı zamanda bir coğrafyanın tarihini ve bir milletin gönül tellerindeki ortak kaderini anlatan bir sözlü tarih formudur. Urfa, Harput ve Kerkük; üçü de hoyratın, üçü de divanın, üçü de cinasın kıblesidir.
Harput’un Ağırbaşlı Sadası: Demirbağların Mirası
Harput musikisi, yüzyıllar boyunca Kürsübaşı geleneğinin gölgesinde incelmiş, usulle ve edep ile yoğrulmuş bir şehir mûsikisidir. Bu geleneği geleceğe taşıyan en büyük ustaların başında şüphesiz Enver Demirbağ ve Paşa Demirbağ gelir. Onlar sadece icracı değil; Harput’un hafızası, gönül defterinde saklanan en özel sayfalarıdır.
Enver Demirbağ’ın Kültür Bakanlığı arşivine kazandırdığı yüzlerce eser, Harput musikisinin ne denli köklü ve zengin olduğunun en net kanıtıdır. Onun sesinde Harput’un vakarını, mahzun bir “Şık”lık merakını ve yılların ince ateşini duymamak imkânsızdır.
Bu geleneği günümüzde aynı itina ve zarafetle sürdüren önemli isimlerden biri de Zülfü Demirtaş’tır. Demirtaş, Harput musikisinin derin mayasını çağdaş bir yorumla birleştirerek genç kuşaklara ulaştırmakta; Harput’un ağırbaşlı sesiyle Kerkük’ün ince hüznünü aynı nefeste buluşturabilmektedir.
Kerkük’ün Hoyratlarında Saklanan Kimlik ve Abdurrahman Kızılay
Kerkük musikisi, coğrafi konumu itibarıyla Arap, Fars ve Kürt müzik gelenekleriyle iç içe geçmiş bir dokuya sahiptir. Bu durum, hoyratlarına çok katmanlı ve çok renkli bir derinlik katar. Bu ses, bir kimliğin binbir zahmetle muhafaza edilen varlık mücadelesini taşır.
Bu hüzünlü ve dirençli sesin en büyük temsilcilerinden biri ise şüphesiz Abdurrahman Kızılay'dır. "Kerkük'ün bülbülü" olarak anılan Kızılay, hem icracı hem de derlemeci kimliğiyle Kerkük’teki Türkmen kimliğinin müziğini dünyaya taşımış; inceliğiyle, duruşuyla ve şiirle yoğrulan hoyrat yorumuyla bölgenin en güçlü sedalarından biri olmuştur. Onun sesindeki gurbet acısı ve makamsal vukufiyet, Harput ve Urfa'daki ustaların tavrıyla aynı "ortak hissiyatın" bir parçasıdır.
Köprünün Akademik Mimarisi: Mehmet Özbek
Bu üç musiki geleneğinin ortaklıklarını ilmî bir zemine taşıyan, derleyen, belgeleyen ve bugüne ulaştıran isimlerin başında Mehmet Özbek gelir. Türk Halk Müziği alanında otorite kabul edilen Özbek’in çalışmaları, Harput’tan Kerkük’e ve Urfa’ya uzanan musiki damarının aynı kökten beslendiğini apaçık ortaya koyar. Urmiye, Şikeste, Divan gibi makamların üç şehirde de aynı ruhu taşıması bir tesadüf değil; ortak bir kültür atlasının işaretidir.
Özbek, bu üç şehrin ses mirasını sadece kayıt altına almakla kalmamış, aynı zamanda onu anlamlandırarak bu kültürel köprünün hem mimarı hem de bekçisi olmuştur.
Sonuç: Ortak Mirası Yaşatmak
Harput, Urfa ve Kerkük... Bu üç kadim şehrin sesleri, Demirbağların kadim nefesinde, Kızılay'ın gurbet dolu hoyratlarında, Urfalı ustaların uzun havalarında ve Zülfü Demirtaş’ın çağdaş yorumunda yankılanan aynı hissiyatın farklı perdeleridir.
Bugün bu sesleri dinlerken, sadece bir türkü dinlemiş olmuyoruz. Bir coğrafyanın tarihini, bir milletin hafızasını, bir kimliğin direnişini, gönül tellerimize kazınmış ortak bir ezgiyi yeniden duyuyoruz.
Bu sesleri yaşatmak, sadece sanatsal bir görev değil; kültürel bir borçtur, vefa borcudur, kimlik borcudur.