Türk milliyetçiliğinin babası olarak tanınan fikir adamı, şair ve siyasetçi Ziya Gökalp 1913-1914 yıllarında Türk Yurdu’nda yayınlanmış makalelerinden birinde şöyle der: “Büyük milletlerden her biri, medeniyetin hususi bir sahasında, en yüksek noktaya çıkmıştır. Türkler de ahlakta birinciliği kazanmışlardır. Türk tarihi, baştanbaşa, ahlaki faziletlerin sergisidir.” Gerçekten de Türk milletinin ahlaki faziletleri, 20. Yüzyılın ilk yarısına kadar İstanbul ve diğer Anadolu şehirlerine gelen Batılıların kaleme aldığı kitaplarda anlatılmıştır.

İlerleyen yaşımla birlikte, "Yaşlılık yüksek bir dağa tırmanmaya benzer; tırmandıkça yorulursunuz, nefesiniz daralır ama görüş açınız yani ufkunuz genişler" deyimi düşüncelerimden çıkmıyor. “Dağın tepesine gelmek üzereyim” diyerek kendimi tiye alıyorum. Sonra çıktığım yokuşlu yolun duygu dolu ilk 20 yılını sevgiyle, saygıyla, özlemle anıyorum.

Ardından hızla geçen 40 yılık çalışma yıllarımın Türkiye’sini düşünüyorum. Türkiye’de, tüm kişi ve kurumlar gibi devlet de bağımsız yargı güvencesi, sorumluluk alma, hesap verebilirlik ve kanun önünde eşitlik haklarına sahipti. Yani yürürlükte olan bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü hem devlet hem yaşamın her alanı için geçerliydi. Dolayısıyla toplum hakkaniyet, hukuk, eşitlik ve ahlak ilkeleri ile yönetilen devletine güven duyardı.

Sonra olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz günümüz Türkiye’sine dönüyorum. Eskiden var olan hakkaniyet, hukuk, adalet, dürüstlük, sağlam karakter, haysiyet, utanma-arlanma, vicdan-insaf, iyi niyet, terbiye, insanlık, vatanseverlik, eşitlik ve liyakat gibi temel ahlaki değerlerin yozlaştığı bir ortamda yaşıyoruz.

Ne yazık ki bireysel çıkarlar ahlakın önüne geçti, "kazanmak için her yol mubahtır" anlayışı yaygınlaştı. Adalet gibi yüce bir temel değer yozlaştı. Menfaat ve çıkar zirve yaptı. Hukukun üstünlüğü zedelendi, hakkaniyet duygusuna olan inanç sarsıldı. Siyaset ve adalet birlikte çöktü.

Yargı siyasetin sopası oldu. Mutlak butlan, sinsi ve hain butlan başkan, gizli tanık, etkin pişmanlık, itirafçı ol kurtul, şafak vakti evlere baskın, suçu kesinleşmemiş belediye başkanlarını hapishanelere kapatmak gibi kavramlar ülkenin gündemine yerleşti.

Siyasette insana yakışan tutum, uygulama ve değerler yerini güç kazanma, koltuk tutkusu, kötülük, kumpas ve hainliğe bıraktı. Mutlak gücü elinde tutan siyasetçilerin, siyasi mühendislik, kumpas, muhalefeti içten yıkma projeleri gündeme girdi. Türkiye, dini siyasete alet etme, devlete ait iktisadi kuruluşları, hizmetleri ve de varlıkları yabancılara satma, özelleştirme, kamu kuruluşlarını kapatma, ülkeyi kutuplaştırma, yandaş müteahhit, yandaş basın, torpil düzeni ve ticari sır gibi daha önce bilinmedik uygulamalarla tanıştı. Ya bizim partiye girersin ya da hapse girersin tehditleri ile belediye başkanlarına parti değiştirtildi. Hepsi bu kadar da değil, siyasette ki yalan ve iftiralar Hitlerin propaganda bakanı Goebbels’in yalanlarını geride bıraktı…

Fabrikalar, limanlar, köprüler, sosyal tesisler, yaylalar, kıyılar satıldı sıra köy arazilerine geldi… Zeytinliklerde, sulak tarımsal arazilerde, ormanlarda ve de SİT alanlarında maden aramalarına izin verildi.

Nüfusunun % 80’ni yoksulluk sınırı altında olan ülkemizde, yönetimdeki siyasetçiler tarafından, “yoksul yarat, vur kafasına al ekmeğini” politikası ve gündem değiştirme politikası rağbette. Ülkede ki, enflasyon, hayat pahalılığı, emeklinin, işçinin, esnafın, çiftçinin, gençlerin ve de tüm dar gelirli halkın perişanlığı iktidar için gündem dışı.

Oysa yönetimdeki siyasetçilerin temel görevi, toplumsal refahı artırmak, adaleti tesis etmek ve kamusal kaynakları ahlak ve eşitlik anlayışla şeffaf ve verimli bir şekilde yönetmek değil midir?..

Ülkede ki bu garip değişim ve dönüşümün takdirini siz değerli okurlara bırakıyorum…