Doğup büyüdüğü coğrafyaya vefası olmayan var mıdır, bilmiyorum! O coğrafyada saygı, sevgi ve güven ortamında mütevazi bir ailede huzur içinde doğar büyürsünüz. Zaman hızla ilerler, hayat sizi uzaklara savurur. İçinize can ailenizden, sevdiklerinizden ve yaşadığınız ortamdan ayrılmanın hüznü çöker. Farklı ortamlar, farklı kültürlerle tanışırsınız, kendi küçük ailenizi kurarsınız, yeni çevreler yeni uğraşlar edinirsiniz. Zamanla yaşınız ilerler, ama ne olursa olsun doğup büyüdüğünüz yerde, geride bıraktıklarınızın ve yaşadıklarınızın kalbinizdeki yeri hep aynı kalır ve o bağ hiç kopmaz.
Bu yazımda tarihten bir yaprak açmak ve eski Elazığ’ın ahvalini sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim yıllarım ve benim Elazığ’ım, bizden sonraki nesiller için tarih olan, 1940’lı ve 50’li yıllardır. Yani bizim nesiller İkinci Dünya Savaşının hüküm sürdüğü savaş yıllarının ve arkasından gelen, savaşın etkilerinin yaşandığı yılların çocuklarıyız. Aslında Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na fiilen girmemişti ne var ki savaşın ağır ekonomik, sosyal ve siyasi etkilerini çok derinden yaşamıştı. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında dünya genelinde ağır yokluk ve kıtlık yaşanmış, milyonlarca çocuk açlıktan hayatını kaybetmişti. Dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu o şartlarda bizler Elazığ’da açlık görmedik, açlıkla tanışmadık.
O dönemlerde Elazığ Türkiye’nin tarımsal zenginliği ile kendi kendine yeten kentlerinden biriydi. Dolayısıyla coğrafyasının ve ikliminin belirleyiciliğinde, mevsiminde yetişen yüksek besin değerli, doğal ürünlerin ve yapılan hayvancılığın etkisinde geliştirilmiş bir mutfak kültürüne sahipti Elazığ.
Benim doğup büyüdüğüm Aksaray Mahallesi’nde yani namı diğer Yığıki’de, hemen hemen her ailenin bir bağı ya da bahçesi ve de bir ineği olurdu. Aileler günlük besin ihtiyacını kendi yetiştirdikleri, bütçelerine yük getirmeyen ürünlerden karşıladıkları gibi kışlık erzaklarını da kendi yetiştirdikleri ürünlerden hazırlarlardı. Bizim nesiller, meyve ve sebzeleri sadece mevsiminde görürdük. Bazı sebzeler bağ ve bahçelerde gelişi güzel, kendiliğinden yetişirdi. Semizotu yani Elazığ tabiri ile pirpirim bunlardan biriydi. Pek çok Elazığ yemeği gibi pirpirim yemeğinin de lezzetini, şimdiki semizotlarıyla yapılan yemeklerde bulamadığımı belirtmeliyim.
Yaz aylarında meyve ve sebze o kadar bol olurdu ki bahçesi, bağı, tarlası olmayan komşulara dağıtılırdı. Dut silkelenir yarısı komşulara verilirdi. Üzüm Elazığ’ın gururuydu, en gözde kırmızı şaraplar Elazığ’da yetişen öküzgözü ve boğazkere üzümlerinden yapılırdı. Her gün bağdan topladığımız bir sepet üzümü eve dönerken anacığım, yol boyunca rastladığı herkese dağıtırdı. O harika üzümlerden küpler dolusu orcikler yapılır, kar kazığa yağınca açılan küplerden bembeyaz şekerlenmiş mis gibi dolak dolak orcikler çıkardı. Harika bir orcikti.
Muhterem babam bizim eve karpuzu ve kavunu at yükü ile alır gönderirdi. Elazığ’ın en güzel kavunu mis kokulu, leziz Kövenk kavunlarıydı. Kavun deyince bir anımı da paylaşmadan geçmek istemiyorum. 1965 yılında Fakülteden mezun olunca çalıştığım kurum beni eğitim için İngiltere’ye göndermişti. Bir İngiliz aile beni evlerine davet etti, 8-9 yaşlarında çok sevimli bir kızları vardı. Bana çok küçük bir dilim kelek kavun ikram ettiler, kavunda ne renk var, ne koku var, yenecek gibi değil. Elazığ’da olsa hayvanlara dahi vermezsiniz. Bana ne dediler biliyor musunuz? Bu kavun çok pahalı, kimseler alamıyor, sadece kraliçe yiyebiliyor. O gün bu gündür hatırladıkça gülüyorum. Daha sonra Viyana’da karpuzun ince dilimler halinde satıldığını görmüş, şaşırmıştım. Maalesef şimdi benim güzel ülkemi de o hale getirdiler, İstanbul’da da karpuz dilimle satılıyor.
O yıllarda Elazığ’ın nesi nefis ve özel değildi ki? Bahçemizde yetişen paşa armudunu ve incazı bir daha hiçbir yerde göremedim. Elazığ’ın otantik şekeri, okulun önünde satılan kırmızı beyaz orcikli şekerleri de hiç unutmadım.
Aslında Elazığ’ın sahip olduğu o yılların doğal ve kültürel değerleri yazmakla bitmez! Velhasıl bizim dönemlerin Elazığ’ı, her türlü tarımsal nimetin var olduğu bir bolluk ve bereket diyarı idi!