Kendimiz için kurduğumuz hayalleri vatanımız için de kurarken, bunları birlikte gerçekleştirebilmenin heyecanını yaşadık. Gençliğimizin ilk yıllarında geleceğe bakarken gözlerimizin önünde yalnızca kendimize ait bir hayat yoktu; içinde vatanımızın da bulunduğu daha büyük bir dünya vardı. Bir şeyler yapabileceğimize, değiştirebileceğimize, yarının bugünden daha güzel olabileceğine inanıyorduk.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen o günlerin hayali hâlâ içimizde bir yerlerde duruyor. Zaman rengini soldurmuş, hayatın sert rüzgârları kenarlarını yıpratmış olabilir; fakat gönlümüze düşen ilk ışık bütünüyle sönmedi. Çünkü gençlikte insanın gönlüne düşen bazı hayaller yaş aldıkça küçülmez. Geçmişin uzak bir köşesinden yeniden başını kaldırır ve sessizce sorar: “Beni ne kadar gerçekleştirebildin?”
Hayallerin peşinden giderken önümüze engeller çıktı. Geriye dönüp baktığımızda, onların yalnızca yolumuzu kesen taşlar olmadığını, bizi yoğuran birer imtihan olduğunu daha iyi anlıyoruz. Düz ve rahat yollardan yürümedik. Kimi zaman duvarlarla karşılaştık, kimi zaman sisler yolumuzu kapattı; bazen küçücük bir adım atabilmek için bile büyük bir mücadele gerekti. Kimi zaman kendimizi Kaf Dağı’nın eteğinde bulduk. Zirve uzak, yol uzun, nefesimiz dar görünüyordu. Yine de yürüdük.
Yorulduk, tökezledik, düştük; her düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmayı öğrendik. Üstelik o yıllarda aşılması gereken engeller, bütün ağırlığına rağmen bize ayrı bir heyecan verirdi. Çünkü her engel aşıldığında yalnızca yol açılmıyor, insan kendi içindeki gücü de tanıyordu. Bugün sahip olduklarımızdan çok, onlara ulaşırken geçtiğimiz çetin yolları hatırlamamız belki de bundandır.
Bugünün nesillerine bunu anlatmak kolay değil. Onlar bizim geçtiğimiz yolların taşlarını avuçlarında hissetmediler; imkânların kıtlığını, bir isteğin gerçekleşmesi için ne kadar sabır gerektiğini bizim kadar yaşayarak öğrenmediler. Biz ise yokluğun içinden varlığa, imkânsızlığın içinden imkâna doğru yürürken attığımız her adımın kıymetini biliyorduk. Bu yüzden hafızamızda sonuçlardan çok, o sonuçlara ulaşırken çektiğimiz zahmet kaldı.
Bizden sonra gelenlerin meşru hayallerinin peşinden koşarken bizim karşılaştığımız kadar ağır engellerle karşılaşmamasını isterim. Yolları daha açık, imkânları daha geniş, ufukları daha aydınlık olsun. Bizim aşmak zorunda kaldığımız dağlar onların önünde yükselmesin. Fakat kolaylığın içinde hayalin kıymetini de unutmasınlar. Çünkü insanı yalnızca vardığı yer değil, oraya giderken gösterdiği sabır ve gayret de büyütür.
Hayal, insanın önüne tuttuğu bir kandil gibidir; yolun tamamını aydınlatmaz belki ama bir sonraki adımı görmesine yeter.
Şimdi saçlarımızı ağarttığımıza, gençliğin aceleci yürüyüşünden hayatın daha ağır adımlarına geçtiğimize göre, geride bıraktıklarımızın muhasebesini yapmanın zamanı gelmiştir. İnsan gençken geleceğe bakar; yaş aldıkça ister istemez arkasına dönüp geldiği yolu seyreder. Bir zamanlar önümüzde uzanan yolun şimdi arkamızda kaldığını görmek, insanda hem gurur hem de tarifsiz bir hüzün bırakıyor.
Bazı hayaller gerçekleşti, bazıları yarım kaldı, bazıları ise daha kurulurken hayatın başka bir kapısından içeri girdi. Bu yüzden hayatın muhasebesi yalnızca ne kadar kazandığımız ne kadar başarılı olduğumuz veya ne kadarına sahip olduğumuz üzerinden yapılmamalı. Asıl soru şudur: Gençliğimizde gönlümüze koyduğumuz hedeflerin ne kadarını hayata taşıyabildik ve bizden sonrakilere nasıl bir dünya bırakabildik?
Başlangıçta kendimiz için düşündük. Hayatımızı nasıl kazanacağımızı, nasıl bir insan olacağımızı, nasıl bir yuva kuracağımızı tasarladık. Sonra ailemiz girdi bu düşüncenin içine. Bir evin yalnızca duvarlardan ve bir çatıdan ibaret olmadığını; asıl yuvanın o duvarların arasında yaşananlarla kurulduğunu öğrendik.
Ardından çocuklarımız geldi. Onların nasıl yetişeceğini, kimlerle arkadaşlık edeceğini, hangi değerlerle büyüyeceğini ve nasıl bir toplumun içinde yaşayacağını düşünmeye başladık. Böylece geleceğe dair düşüncelerimiz kendi hayatımızın sınırlarını aştı; ailemize, çocuklarımıza ve sonunda topluma doğru genişledi.
Belki de muhasebeye tam buradan başlamak gerekir:
Çocuklarımız için iyi bir arkadaş bulabilir miyiz, yoksa arkadaşını kendisinin bulmasını mı bekleriz?
İlk bakışta basit görünen bu soru, aslında çocuklarımızın geleceği hakkında kendimize sorabileceğimiz en ağır sorulardan biridir. Çünkü çocuklarımızın karşılaşacağı insanları yalnızca onlar seçmez. Onları biraz da bizim kurduğumuz çevre, büyüttüğümüz şehirler, oluşturduğumuz komşuluklar, koruyabildiğimiz akrabalıklar ve meydana getirdiğimiz toplum belirler.
Biz çocuklarımıza yalnızca bir ev bırakmıyoruz; içinde yaşayacakları çevreyi ve karşılaşacakları insanları da bırakıyoruz.
Ne var ki kontrolsüz büyüyen şehirleşmenin içinde birbirimize yaklaştıkça birbirimizden uzaklaştık. Binalar yükseldi, şehirler büyüdü, yollar uzadı; fakat gönüller arasındaki mesafeler de büyüdü. Bir zamanlar kapısı açık olan evlerin yerini birbirine kapalı daireler aldı. Aynı apartmanda yaşayanların birbirini tanımadığı, aynı sokakta yürüyenlerin birbirine selam vermediği, kapıların birkaç adım mesafede olduğu hâlde gönüllerin birbirinden uzaklaştığı bir hayatın içine girdik.
Daha acısı, bir zamanlar aynı sofranın etrafında büyüyen, aynı bahçede oynayan, bayramlarda birbirinin kapısını aşındıran akraba çocuklarının bile birbirinden uzaklaştığını gördük. Komşuluğun yalnızca aynı binada oturmak, akrabalığın yalnızca aynı soyadını taşımak hâline geldiği bir dünyada insanın içine ister istemez bir hayal kırıklığı çöküyor.
Sanki yıllarca büyük bir bina kurmuşuz; taşlarını tek tek yerine koymuş, duvarlarını yükseltmişiz. Sonra bir gün pencereden dışarı bakıp binanın büyüklüğüne sevinmek isterken, içeride eskiden bildiğimiz sıcaklığın giderek kaybolduğunu fark etmişiz.
Oysa bizim düşüncemiz yalnızca kendimiz için değildi. Bir ev kurarken ailemizi, ailemizi düşünürken çocuklarımızı, çocuklarımızı düşünürken onların arkadaşlarını ve çevrelerini, bütün bunların ötesinde nasıl bir toplumda yaşayacağımızı düşündük. Çünkü insanın gerçek hayali kendi hayatının sınırları içinde kalmaz; evin duvarlarını aşar, sokağa, mahalleye, şehre, memlekete ve gelecek nesillere ulaşır.
Şimdi kendimize sormanın zamanı değil mi?
Bugünün ailelerinin çocukları ve toplumları için hâlâ hayalleri var mı? Daha önemlisi, çocuklarımız hayal kurabilecekleri bir dünyanın içinde mi yaşıyorlar?
Hayatın telaşı, geçim kaygısı, kalabalık şehirlerin gürültüsü, ekranların hiç dinmeyen ışığı ve giderek zayıflayan insan ilişkileri, onların gönlünde açılacak ufku daraltıyor mu?
Bir insanın, bir ailenin veya bir toplumun geleceğini anlamak için yalnızca bugün ne yaptığına değil, yarın için ne düşündüğüne bakmak gerekir. İnsan önce gönlünde bir yarın kurar, sonra o yarına doğru yürür. O yarın kaybolduğunda yol da belirsizleşir.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, gerçekleştirebildiklerimiz kadar gerçekleştiremediklerimizi de düşünüyorum. Bazılarının peşinden yıllarca koştuk, bazılarına ulaştık, bazıları ise yolun bir yerinde elimizden kayıp gitti. Fakat şimdi şunu daha iyi anlıyorum:
İnsanın en büyük kaybı, hayalinin gerçekleşmemesi değildir; asıl kayıp, bir gün hayal kuramaz hâle gelmektir.
Çünkü hayal, geleceğe açılan penceredir. O pencere kapanırsa dışarıdaki dünya değişmese bile insanın ufku kararır. Hayalini kaybeden insan yönünü, yönünü kaybeden toplum ise geleceğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Belki de bize düşen, saçlarımızın beyazına bakıp yalnızca geçen yılları saymak değil, içimizde hâlâ yaşayan o eski hayalin sesini dinlemektir. Yıllar geçer, yüz değişir, saç ağarır, yollar eskir; fakat gönlün bir köşesinde gençliğin bıraktığı o küçük ışık yanmaya devam eder.
Belki insanın yaşadığını anlamasının en güzel işareti de budur: Aradan yıllar geçmesine rağmen o ışığın hâlâ sönmemiş olması.
Bütün bu yılların sonunda kendimize soracağımız en önemli soru, hangi hayallerimize ulaştığımızdan çok, bizden sonra geleceklerin hayal kurabileceği nasıl bir dünya bıraktığımızdır.
İnsan çocuklarına yalnızca bir ev, bir meslek veya birikmiş birkaç eşya bırakmaz; yaşadığı hayatın izlerini, değerlerini ve yarına dair düşüncesini de bırakır. Bizim çocukluğumuzda hayallerimizin etrafında büyüklerimiz, öğretmenlerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız ve mahallemiz vardı. Her biri farkında olmadan hayallerimizin sınırlarını çiziyor, bazen bizi ileriye çağırıyor, bazen de yanlış bir yola sapmamamız için önümüze görünmez işaretler koyuyordu.
Şimdi sıra bizde.
Bizden sonra gelen çocukların hayallerinin etrafında ne var? Onlara yalnızca başarılı olmalarını mı söylüyoruz, yoksa nasıl bir insan olmaları gerektiğini de anlatabiliyor muyuz? Daha çok kazanmalarını mı öğretiyoruz, yoksa kazandıklarını ne uğruna kullanacaklarını da düşündürüyor muyuz? Onlara yüksek binalar, geniş yollar ve daha büyük imkânlar bırakırken, birbirlerine uzanabilecekleri bir gönül dünyası da bırakabiliyor muyuz?
Belki hayatımızın gerçek muhasebesi burada yapılmalıdır. Çünkü insanın geride bıraktığı en kıymetli şey, kendi adına biriktirdikleri değil; kendisinden sonra gelenlerin gönlünde yeşerttiği değerlerdir.
Bizim hayallerimiz vardı. Kimi gerçekleşti, kimi yarım kaldı, kimi de zamanın uzak bir köşesinde sessizce bekliyor. Fakat artık biliyorum ki bir hayalin gerçekleşmemesi, onun boşuna kurulduğu anlamına gelmez. Bazı hayaller insana ulaşmak için değil, ona yürüyeceği yönü göstermek için gelir. İnsan bazen menzile varamaz; fakat o ışığın altında yürürken kendisi değişir, çevresini değiştirir ve farkında olmadan kendisinden sonrakilerin yoluna bir taş daha döşer.
Belki bizim neslimizin asıl vazifesi de buydu: Bizden öncekilerin yaktığı ateşi söndürmeden taşımak ve bizden sonrakilere daha aydınlık bir yol bırakmak.
Şimdi saçlarımızın arasına düşen aklara bakıp geriye dönüyoruz. Bazı taşları yerinden oynatamadık, bazı kapıları açamadık, bazı hayallerimizi yarım bıraktık. Ama içimizde hâlâ o ilk günlerin ışığı yanıyor.
Demek ki her şey bitmiş değil. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar.