Gönlümüzde tarif edilemeyen ağırlıkla birlikte başımız önümüzdeydi. Dar sokaklardan yokuş aşağı inerken sanki bütün bu viraneliğin yükünü omuzlarımızda biz taşıyorduk. Her adımda geçmişin yorgunluğu çıkıyordu karşımıza; dökülen sıvalar, suskun pencereler eğilmiş duvarlar ayaklarımızda pranga gibi duruyorlardı.
Bazı evlerin camlarına içeriden karton geçirilmişti. Bir pencerenin kenarında paslı bir kuş kafesi öylece asılı kalmıştı. İçinde kuş yoktu ama kafes hâlâ rüzgârla hafifçe sallanıyordu. O sırada bu sessiz çöküşün uzağında olmadığımızı düşündüm. Belki biz de farkında olmadan bu unutuluşun bir parçası hâline gelmiştik.
İstanbul şimdiye kadar hep böyle bir hayat yaşadı. İçindekiler gider, geriye yalnızca yazılmış hatıralar kalırdı. O hatıraları ise şimdiye dek Arnavut kaldırımlı taşlar; surlar, kemerler, sarnıçlar, kiliseler, camiler, kubbeler, tekkeler, türbeler, dikili taşlar, kuleler, köprüler ve daha niceleri taşıdı. Kim bilir, daha ne zamana kadar taşıyacaklardı?
Yanımda yürüyen Ahmet Cihan’a, harabeye dönmüş yapıların geçmişine dair birkaç soru sordum. O, gözlerini objektifinden ayırmadan kısa cevaplar verdi. Arada bir duruyor, makinesini eski bir kapıya ya da yarısı çökmüş bir cumbaya çeviriyordu.
Bir ara, duvar dibinde oturan yaşlı bir adama uzun uzun baktı. Adamın önünde küçük bir tahta tabure vardı; üstünde birkaç limon, maydanoz nane demeti duruyordu. Ne bağırıyor ne de müşteri çağırıyordu. Sadece önünden geçenlere bakıyordu. Tamir edilen bazı eski mekânların kafeye çevrilen müdavimlerini beklediği belliydi.
Bir zamanlar devlet ricalinin geçtiği, dervişlerin gölgesinde sessizleşen bu sokaklar şimdi yorgun ve kimsesizdi. Belki de ihtiyar satıcı, semtin hafızasında geriye kalan son yüzlerden biriydi.
“İstanbul artık mazinin yükünü taşımaktan yorulmuş,” dedi Ahmet sessizce. Mazinin yükünü şehir tek başına mı taşıyordu? İçimden geçen soru buydu. Ama kalabalığa karışan seslerimizin duyulmayacağını anladığımdan sustum ve sonraya bıraktım.
Dar yollar boyunca yürümeye devam ettik. Eski duvar diplerinde otlar büyümüş, ahşap evlerin gölgeleri kaldırım taşlarının üstüne düşmüştü. Bir süre sonra Gürânî Camii’nin eteklerinde, Şeyh Vefa Camii ve Türbesi çıktı karşımıza. Mütevazı ama vakur bir yapıydı burası. Asıl dikkat çeken ise türbenin çevresindeki kalabalıktı. Kadınlar, yaşlılar, çocuklar… Ellerinde dua kitapları, yüzlerinde belirsiz bir umut vardı. Kimisi sessizce bekliyor, kimisi içeri girmeye çalışıyordu.
Türbenin kapısına yakın bir yerde küçük bir çocuk, annesinin eteğine tutunmuş, sıkıntıyla etrafına bakıyordu. Az sonra elindeki simitten bir parça koparıp avluya konan güvercinlere attı. Güvercinler bir anda havalanınca çocuk ürküp annesine daha sıkı sarıldı. Avludaki yüzlerde kısa süreli bir yumuşama belirdi.
Biz de bir an duraksadık. İçeri girip dua etmek istedik; ama arzularıyla bekleyen o kalabalığın arasına karışmaya gönlümüz varmadı. Sanki herkes kendi kırık umudunu taşımaya gelmişti oraya. Bu yüzden dışarıdan sessizce dua edip geri çekildik.
Avludan çıkarken yaşlı bir kadın, türbenin demirlerine yüzünü yaklaştırmış, dudaklarını belli belirsiz oynatıyordu. Ne dediğini duymadım; fakat bazı dualar kelimelerle değil, insanın içine çöken ağırlıkla hissediliyordu.
Şeyh Vefa’nın adı yüzyıllardır bu semtin üstünde sessizce yaşamaya devam ediyordu. Fakat sokaklarından geçen kaç kişi, yürüdüğü taşların altında böyle bir hatıranın hâlâ nefes aldığını fark ediyordu, bilinmezdi.
Vefa’dan Saraçhane’ye, oradan Şehzadebaşı’na uzanan yolların hangi taşına dokunsanız geçmişin izine rastlarsınız. Vaktiyle bu sokaklarda nasıl bir hayat yaşandığını tahmin etmek zor değildir. Şimdi geriye, akşam vakitlerinde eski bir duanın ardından yükselen bir âmin sesi gibi silik ama inatçı bir hatıra kalmış gibidir.
“Vefa” yalnızca bir isim değildir; bir bağlılık hâlidir. Sadakatin, hatırlamanın ve insanın taşıdığı emanete sahip çıkmasının adı gibidir. Koca bir semtin onun adıyla anılması da boşuna değildir. Sultanların hürmet ettiği, adına camiler ve vakıflar kurulan bir insanın geride bıraktığı en büyük mirasın, zaman içinde damıtılarak bugüne ulaşan manevi bir iklim olduğunu söylemek zor değildir. Vefa’ya vefa göstermek için bazen bu sokaklarda yürümek gerekir diye düşünmeden edemedik.
Belki de bu yüzden İstanbul’da hâlâ nefes alınabilecek yerler varsa, onlar taşların arasına sinmiş dualarda ve unutulmamış isimlerde saklıdır. Çünkü bir şehir yalnızca mazinin mirasıyla değil, onu hatırlatan ve hatırlayan insanlarla yaşar.
Şeyh Vefa’nın eşiğinde dururken bunu daha derinden hissettik. İçimize çektiğimiz hava yalnızca bir semtin havası değildi; sanki geçmişin içinden süzülüp gelen sesleri işitiyorduk. Burada sessizlik bile başka türlüydü.
Avlunun bir köşesinde, elindeki tesbihi ağır ağır çeken ihtiyar bir adam oturuyordu. Önünden geçenlere bakmıyor, başını hiç kaldırmıyordu. Sanki yıllardır aynı yerde, aynı sessizliğin içinde oturuyormuş gibiydi. Yanından geçerken tesbihin tanelerinden çıkan hafif ses, avludaki güvercinlerin kanat sesine karışıp gidiyordu.
Oradan ayrılıp Koska’ya doğru yürürken geride Saman Emini’ni, Mercan Yokuşu’nu, Sinan Türbesi’ni, Süleymaniye Camii’ni ve Şeyh Vefa türbesini bıraktık.
Yol boyunca restore edilmiş bazı konaklara rastladık. Cepheler yenilenmiş, cumbalar boyanmıştı. Bazı pencerelerin önüne sardunyalar bile dizilmişti. Fakat yine de çoğunda eksik bir şey vardı. Taşlar yerli yerindeydi; ama ruhlarının eksik olduğunu anlamak hiç de zor değildi.
Bir konağın önünde kısa süre durduk. Kapısının yanına pirinçten eski usul bir tokmak yerleştirmişlerdi. Yeni cilalandığı belliydi; ama hemen üstündeki güvenlik kamerası bütün manzarayı bozuyordu.
Ahmet Cihan hafifçe gülümsedi.
“Modernlik ile klasiğin birleşmiş hâli,” dedi.
Sonra sustu. Çünkü bazen tek bir cümle, uzun izahlardan daha ağır geliyordu insana.
Vakıf medeniyeti yalnızca bina yapmak değildi oysa. Bir ahlâk anlayışıydı. İnsanı, merhameti ve sorumluluğu merkeze koyan bir dünyaydı. Eskiler, yolcunun gölgede dinlenmesini bile düşünerek vakıf kurardı. Şimdi ise geçmişin mirası çoğu zaman yalnızca estetik bir görüntüye indirgeniyor. Şekil korunuyor; fakat içinde saklanan mana sessizce çekilip alınıyordu. Adı vakıf olsa da içinin boşaldığını herkes biliyordu.
Ahmet Cihan da bu meseleye dikkatle bakıyordu. Belgesiz konuşmayan, her fikrini bir kaynağa dayandıran titiz bir tarafı vardır onun. Restorasyonların ardındaki zihniyete dair birkaç şey söyledi yürürken. Düşüncelerimiz birbirine yakındı: Yeni kurumlar geçmişi taklit ediyor, fakat onu doğuran ruhu anlamakta zorlanıyordu.
Belki de bizi yoran şey buydu. Sokakların karanlığı değil; hafızasını kaybeden bir medeniyetin içinde dolaşma hissi… Her köşe başında geçmişten kalan sessiz bir sitem vardı sanki. İstanbul bazı yerlerde hâlâ ayakta duruyordu; ama insan, onun yavaş yavaş içinden çekildiğini hissediyordu.
O sırada Şehzadebaşı Camii göründü karşımızda. Sakin ve ağırbaşlı duruyordu. Sinan, kendisinden sonra haziresindekilerden haberdar mıydı bilinmezdi. Şehzadelere ve Mihrimah Sultan’a komşuluk yapanları başka bir zamana bırakarak ayrılmaya karar verdik.
Bazı yapıların karşısında insan konuşmak istemiyor. Benim için Şehzadebaşı Camii de bunlardan biriydi. Kendimce sebeplerim olsa da Sinan’ın çıraklık eserinin ruh hâlini uzaktan görmek bile mümkündü.
Bu sırada ikindi güneşi, caminin taşlarına vurdukça eski zamanlardan kalmış bir sükûnet yayılıyordu etrafa. Cami duvarına yaslanmış oturmalıkların üzerinde, vaktin gelmesini ellerindeki tespihlerle bekleyenleri selamlayarak geçtik.
Sonra yönümüzü Fatih Sultan Mehmed’e doğru çevirdik. Adımlarımız biraz daha hızlandı. Sanki yalnızca yürümüyor, kaybettiğimiz bir şeyi arıyorduk. Geçmişle bugün arasında sıkışan ruhumuz için daha fazla nefes arıyorduk belki de. İkimizde suskunduk neredeyse hiç konuşmayan Ahmet Cihan bile suskundu!
Yol boyunca kaldırım kenarında eski kitaplar satan bir adama rastladık. Önündeki karton kutuların içine sararmış dergiler, yıpranmış Osmanlıca risaleler ve kapağı yarı kopmuş dua kitapları dizilmişti. Adam, elindeki çayı yudumlarken bizi sessizce süzdü.
“Eskileri artık merak eden az kaldı,” dedi.
Sesinde kırgınlıktan çok yorgunluk vardı.
Biz de fark etmiştik ki mazinin binlerce yıllık izlerini omuzlarında taşıyan bu dar sokaklarda ağır ağır yürümek, insana yalnızca nefes aldırmıyordu. İnsan burada kendi iç sesini daha açık duyuyordu. Şehrin uğultusu azalıyor, zaman yavaşlıyor, insan kalbinin içinde unuttuğu şeylerle yeniden karşılaşıyordu. Sanki geçmiş ile bugün aynı taşların üzerinde yan yana duruyor, yıllar birbirinin içine karışıyordu. Hangi geçmişi hatırlasak sırlarla dolu taşlara bakarak bir mana vermekten başka çaremiz yoktu.
Yenilenen yüzlere, değişen zamana rağmen bütün yorgunlukların arasından sızan ince umudu hissedebilmek, belki de bu sokakların sessizce anlattığı manaya kulak verebilenlere nasip oluyordu. Bundan biz de nasiplendik mi? Doğrusu bilemedim.
İstanbul’da yürümek şehri dolaşmak değildir. İnsan, farkında olmadan kendi hafızasının koridorlarında dolaşmaya başlar. Her adımda biraz geçmiş, biraz bugün, biraz da insanın kendisi çıkar karşısına. Bazı sokaklar vardır ki insana unuttuğu taraflarını sessizce hatırlatır.
Fakat dar sokakların sessizliği uzun sürmedi. Bir anda kemerlerin arasına sıkışmış araç kuyruklarının uğultusu sardı etrafı. Kornalar birbirine karışıyor, motor sesleri taş duvarlardan yankılanıyordu. Az önce geçmişin içinde yürüyormuşuz gibi hissettiren sokaklar, şimdi şehrin bitmek bilmeyen telaşıyla dolmuştu. Gürültü öyle arttı ki yürürken birbirimizin sesini duyamaz hâle geldik.
Yan yana, sessizce Sultan Fatih’e doğru yürümeye devam ettik. (Devam edecek)