Şimdiye kadar yazdıklarımızın bir tesiri olmadığını, yapılanlardan sonra daha açık bir biçimde anlamış olduk. Bu coğrafyada yaşananlara karşı bugün tepki vermeyenlerin, yarın ortaya çıkacakların sorumluluğundan kaçamayacağı açıktır. Fakat sorumlu olmak, kaybedilenleri geri getirmeyecek; yapılanlardan sonra ortaya çıkacak tahribatı da ortadan kaldırmayacaktır. Bazen insanın en ağır yükü, olup biteni gördüğü hâlde susmuş olmaktır. Böylesi bir sessizliğin, gün gelip vicdanları kanatacağı da muhakkaktır.

Dünyanın eşine az rastlanan coğrafyalarından birinde; sulak arazileri, sit alanları, endemik bitkileri, Türkiye’nin nazar boncuğu Hazar Gölü ve binlerce yıldır bu topraklardan geçerek hayat taşıyan Dicle Nehri varken, bütün bu zenginliğin karşısına zehirli konsantre bakırın ısrarla buradan taşınması insanın içini acıtıyor. Yaşanabilecek felaketin yalnızca bu bölgenin değil, insanlığın ortak mirasının kaybı olabileceği bilinmesine rağmen, zehirli yük taşıyan konteynerlerin taşınmaya başlanması karşısında asıl acı olan, tabiatın karşı karşıya bırakıldığı tehlikeden çok, insanların buna karşı gösterdiği kayıtsızlıktır.

Kısa vadeli menfaatlerin, milyonlarca yılda oluşmuş bir coğrafyanın geleceğinden daha değerli görülmesi, insanı yalnızca bugünü değil, yarını da düşünmeye mecbur bırakıyor. Bundan sonra ne olacağını zaman gösterecek. Fakat bazı şeyler vardır ki zaman onları değiştirmez; kaybedilen bir gölün, kuruyan bir yatağın, yok olan bir bitkinin ve zehirlenen bir toprağın geri dönüşü mümkün müdür?

Otuz kilometre uzaklıktan karayoluyla taşınarak Gezin Tren İstasyonu’na getirilen konsantre bakır konteynerlerinin, yük trenlerine özel olarak hazırlanan platformdan vagonlara yüklenmeye başlanması vicdanen kabul edilebilir değildir. Kamyonlarla gelen yükler birer birer trene aktarılırken, rayların üzerinde yalnızca konteynerler değil, bir coğrafyanın geleceğine ilişkin ağır bir soru da taşınmıyor mu?

Maden, adını yalnızca yerin altındaki cevherden değil, binlerce yıllık bir hafızadan alan bir coğrafyaydı. Toprağın altında bulunan bakır, yalnızca bir maden değildi; insanın bu topraklarla kurduğu ilişkinin, emeğinin ve binlerce yıl boyunca oluşan tecrübesinin de sessiz bir tanığıydı. İnsanlar bu toprakların cevherini çıkarmayı, işlemeyi ve kullanmayı öğrenmiş; bu bilgi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültür olarak bugüne kadar ulaşmıştı.

Bugün ise binlerce yıllık maden hafızasına sahip Maden’in ve çevresindeki coğrafyanın sahipsiz ve virane hâle getirilmesi, belki de kısa vadeli menfaatlerin nelere mal olabileceğini gösteren büyük bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Bir zamanlar emeğin, üretimin ve hayatın merkezlerinden biri olan Maden, oluşturduğu büyük kültür havzasıyla adeta bir medeniyet beşiğine dönüşmüş; yerin altındaki cevher kadar, yerin üstünde yaşayan insanların emeğiyle de kendine özgü bir hayat kurmuştur. Şimdi ise o hareketli günlerin, insanların seslerinin ve üretimin oluşturduğu canlılığın yerini derin bir sessizlik almıştır. Maden, bugün ıssızlığı içinde geçmişteki gürültülü hayatını hatırlatan sessiz bir hafızaya dönüşmüş durumdadır. Bu kadim şehrin sessizliğe ve viraneye terk edilmesi, yalnızca binaların ve tesislerin yok olması değil, geçmişle gelecek arasındaki bağın da koparılmasından başka ne olabilir?

Gittikçe sessizleşen kadim bir şehrin son nefeslerini duyurmaya çalışan insanların sesleri, bu sessizliğin içinde daha da anlam kazanmaktadır. Bütün bunlardan daha acı olan, bir avuç Madenli vatanseverin feryadının yeterince duyulmamasıdır. Haksızlığa, adaletsizliğe, vurdumduymazlığa ve acımasızlığa karşı seslerini duyurmak isteyenlerin sesleri ne yazık ki yeterince makes bulamamaktadır. Birkaç insanın yükselttiği bu ses, koca bir coğrafyanın sessizliği içinde kaybolup gitmekte; fakat bu sessizlik onların söylediklerini değersizleştirmemektedir. Bilinmelidir ki seslerini duyurmaya çalışan bu vicdan sahibi insanların feryatları, yalnızca bugünün değil, geleceğin hafızasına bırakılmış güçlü bir vicdan sesidir. Belki bugün yeterince duyulmuyor olabilir; fakat yarın bu coğrafyanın başına gelenler konuşulduğunda, onların yükselttiği sesler de bu tarihin tanıkları arasında yerini alacaktır.

Şimdi ise binlerce yıllık birikimin bir anda ortadan kaldırılması, buradaki tesislerin iz bırakmadan yok edilmesi ve ardından ham bakırın konsantre hâliyle başka yerlere taşınmaya başlanması, sanki geçmişte hiç yaşanmamış bir üretim kültürünün üzerinin örtülmesinden başka bir şey değildir. Fabrikada usta-çırak ilişkisiyle yaşatılan binlerce yıllık geleneğin de bu süreçte ortadan kaldırılması, yalnızca üretimin değil, o üretimi mümkün kılan kültürel hafızanın da yok edildiğini göstermektedir.

Raylara yüklenen yalnızca konsantre bakır değildir. Bir zamanlar burada var olan üretimin, emeğin ve binlerce yıllık tecrübenin ardından geriye kalan sessizlik de trenlerle birlikte uzaklara taşınmaktadır. Maden halkının tarihte görülmemiş bir vefasızlıkla karşı karşıya bırakılmasının anlamını kavramak zor olmasa da bütün bunların ardındaki asıl meselenin kısa vadeli menfaatler olduğu artık açıkça görülmektedir.

Bundan sonra ise endemik bitkiler, Dicle Nehri ve yatağındaki canlılar, dağların eteklerinde yetişen benzersiz bitkiler ve insanların hayatını kolaylaştıran sayısız canlı türü, kendi hayatlarını sürdürebilmek için mücadele etmek zorunda kalacaklar. Tabiat, bütün müdahalelere rağmen hayatını sürdürmenin yollarını arıyor. Fakat önüne çıkardığımız engellerin belki de en kötüsü, onu zehirle karşı karşıya bırakmaktır.

Çünkü zehir yalnızca toprağa karışmayacaktır. Toprağın içinden suya, sudan bitkiye, bitkiden canlıya ve sonunda insana ulaşan görünmez bir yol bulacaktır. Bir coğrafyanın hayatını tehdit eden şey yalnızca bugün görünen değildir; asıl tehlike, yarın görünür hâle gelecek olanın bugün fark edilmemesidir.

Bölge insanının hayatını doğrudan etkileyecek böyle bir uygulamanın, insanların yeterince bilgilendirilmesine bile ihtiyaç duyulmadan hayata geçirilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ağır bir sorumluluktur. Çünkü insan, yaşadığı toprağın yalnızca sahibi değil, emanetçisidir. Toprağı, suyu, ağacı, nehri ve gölü korumak yalnızca bugünün değil, yarının da hakkını gözetmektir.

Hazar Gölü, bu coğrafyanın nazar boncuğu; Dicle, binlerce yıldır taşıdığı hayatın adı; endemik bitkiler, bu toprağın kendine özgü hafızası; sit alanları geçmişin izleri, asırlık ağaçlar ise bizden önce yaşayanların bugüne bıraktığı sessiz emanetlerdir. Bütün bunlar birer birer eksilirken, insanın kendisine sorması gereken soru artık daha ağırdır:

Bir coğrafyanın bütün değerlerini kaybettikten sonra, geriye neyi korumuş olacağız?

Ve belki de asıl korkutucu olan, raylara yüklenen konteynerlerin çıkardığı ses değil; bütün bunlar olup biterken etrafa yayılan sessizliktir.