Sahip olduklarımızı, daha doğrusu sahip olduğumuzu zannettiklerimizi kendi ihtiyarımız dışında bıraktığımızda neler hissettiğimizi az çok hepimiz biliriz. “Sahip olduklarımız” dedim; aslında bu tabiri hem elimizle hem de gönlümüzle sahip olduklarımız için kullandığımızda, ayrılık vuku bulunca bunun bir anlamı olacak mı?
Çocukluğumuzun geçtiği toprakları, üzerimizde iz bırakan insanları; bir coğrafyayı, kuru bir dereyi, bir çayı, bir pınarı, taşlı bir tarlayı, sakallı bir keçiyi veya yavrusunu, beyaz bir kuzuyu, bir koçu ya da bir tayı kaybettiğimizde duyduğumuz hüznün adı ayrılık olmalı.
Bazı kuşların ayrılık acısına dayanamayarak ölümü tercih ettikleri söylenir. Acaba başka bazı canlılar da ayrılık karşısında aynı acıyı duyarlar mı? Bunu bilip bilmemek başka bir şeydir. Ancak anlaşılan bir gerçek var ki en çok acı duyan canlı insandır.
Duygu dünyasının diğer canlılardan farklı olduğu muhakkak olan insanın, ayrılık karşısında bu kadar derin acı duymasının sebebi nedir?
Bu sorunun cevabını verenler elbette vardır. Ben ise her insanın duygu dünyasının birbirinden farklı olduğunu düşünenlerdenim. Kiminin tepkisi ağırdır, kimininki daha hafif; kimi ayrılığı içine gömer, kimi gözyaşlarıyla dışa vurur. Kimi ise hiçbir şey olmamış gibi görünse de yaşadığını kendi içinde uzun yıllar taşır.
Ayrılık acısını nelere benzetmemiş ki şairler! Ateşten oka, ölümden daha ağır oluşuna kadar sayısız benzetmenin her birini ya duyduğumuzda ya da okuduğumuzda, o hissi yeniden yaşar; içimizi tırmalayan dikenlerin varlığını hissederiz.
Ne var ki kendi neslim için ifade etmem gerekirse, yaşadıklarımızdan anlaşılan o ki bizler biraz fazla duyguluyuz. Belki de bunun sebebi, ayrılığı yalnızca bir yerden, bir insandan veya bir şeyden uzaklaşmak olarak görmememizdir. Bizim için ayrılık, geride bırakılan her şeyin hatırasıyla birlikte insanın içinde yaşamaya devam etmesidir.
Ayrılık, tuhaf olduğu kadar ağırlığı en fazla hissedilen duygulardan biridir. Çocukluğumda yaşadığım kasabanın dik yokuşları, sırtlarında kendilerinden daha ağır yükler taşıyarak o yokuşları adımlayan hamalları hatırlatır bana. Neden bilmem, ayrılık denildiğinde aklıma hep o hamallar gelir. Belki de ayrılıkla hamalın yükü arasındaki bağ, taşıdıkları ağırlıktadır. Hamal yükünü sırtında taşır; insan ise ayrılığın yükünü yüreğinde.
Köklerinden sökülen ağacı çok gördüm. Kimiz zaman kazmalarla etrafı oyularak kimi zaman gürültülü makinaların marifetiyle. Ayrılık bana hep köklerinden sökülen bir ağacı hatırlatır. İnsan da ayrılırken yalnızca bulunduğu yerden, sevdiği insanlardan ya da alıştığı hayattan kopup gitmez. Sanki köklerinden sökülür. Üstelik kökleriyle birlikte, yıllarca tutunduğu toprağın bir parçasını da beraberinde taşır.
Belki de ayrılığı bu kadar ağır yapan budur. İnsan nereye giderse gitsin, geride bıraktığı toprak biraz da onun içinde kalır. Kökleri sökülmüş olsa bile geçmişinden bütünüyle kopamaz. Gittiği yere kendisiyle birlikte hatıralarını, sesleri, kokuları, yüzleri ve çocukluğundan kalan küçük parçaları da götürür.
Bu yüzden ayrılık yalnızca gitmek değildir; biraz da insanın kendisinden bir parçayı geride bırakmasıdır.
İçinizdeki kıpırtıların ardından, kendinizi tutmaya çalışsanız bile göz pınarlarınızdan sessizce süzülen o birkaç damla gözyaşı olmasaydı, ayrılığa dayanmak mümkün olur muydu?
Göz pınarlarından dökülen damlaların kıymetini düşündüğümde, bir zamanlar sevdiğinden ayrılanların, sevdiklerinden ayrı kaldıkları süre boyunca ayrılık acısıyla biriktirdikleri gözyaşlarını çanak çömleklere doldurdukları anlatılır. Acaba bu, sevgilerinin ne kadar samimi olduğunun bir ifadesi miydi?
Biz ayrılığımızdan dolayı yaşadığımız hüznü nasıl ifade edeceğiz, doğrusu bilemiyorum. Ben kendimi hüzünlü nağmelere kaptırarak bir nevi ayrılık hastalığıma ortak arıyorum. Belki de ayrılığın acısını yaşayan herkes böyle yapmalı. Çünkü insan, kendi acısının başkalarının da yüreğinde yankılandığını duyduğunda yalnız olmadığını anlıyor.
Hiç tanımadığımız bir insanın ayrılık acısını nağmelerle anlatması, içimizde düçar olduğumuz hüzzam bestenin yeniden nağmeye dönüşmesine vesile olduğunda ne yapacağımızı bilemeden yalnızca o duyguyu yaşarız. Hepsi o kadar…
Ancak ayrılığa farklı manalar vererek onu açıklayan sûfîlerinmana dünyasında bambaşka bir hâl alır. Ciltler dolusu divan şiirinin mısralarında, aslî vatandan ve müşahhas olmayan sevgiliden ayrılığın acısıyla yanıp tutuşan gönülleri görünce, bizim beşerî ayrılıklarımızın ilahî ayrılıklar karşısında küçük bir kıvılcımdan ibaret olduğu anlaşılır.
Neyse ki kıvılcım olmadan ateş harlanmaz.
Ben de bu büyük düşüncenin içinde kendime küçük bir pay bulunca, ayrılık acımı biraz olsun hafifletiyorum.
Acaba ayrılık acısı yaşamayan, ayrılık karşısında duygulanmayan bir insan var mıdır? Doğrusu çok merak ediyorum. Varsa nasıl bir gönüldür onunki? Yoksa her insan, hayatının bir yerinde mutlaka bir şeylerden ayrılır da bunu yalnızca farklı biçimlerde mi yaşar?
Belki de ayrılık, insan olmanın kaçınılmaz taraflarından biridir. Kimi bunu gözyaşıyla, kimi susarak, kimi bir türküyle, kimi de yıllarca kimseye belli etmeden yaşar. Ama insanın gönlüne bir kez düşen ayrılığın izinin bütünüyle silindiğini hiç tahmin etmiyorum; en azından kendi neslimiz için.
Çünkü insan, ayrıldığı şeyden bütünüyle uzaklaşamaz.
Bazen bir yokuşun başında karşısına çıkan eski bir hatırada, bazen bir türkünün nağmesinde, bazen bir kokuya karışan çocukluk gününde yeniden ona döner. Kökleri sökülmüş bir ağaç gibi, nereye dikilirse dikilsin toprağının bir parçasını içinde taşır.
Belki de ayrılığın asıl ağırlığı buradadır: İnsan gider; fakat gönlü, geride bıraktığı yerde yaşamaya devam eder.