Yaz aylarının sıcaklığında, bağı bahçesi olmayanlar için ev en konforlu alan olduğundan, ben de bu konforun içinde kendime bir yer ararken kimseye kaptırmadan balkonu tercih eder, postumu balkona sererim.
Hele akşamın kızıllığı daha başlamadan, konforumu tamamlayacak bütün levazımatı koltuğumun altına alır, her birini uygun şekilde yerleştirdikten sonra balkona kurulurum. Artık keyfime diyecek yok.
Tam da akşamın kızıllığını seyretmeye başlamışken karşıma bir de Venüs çıkar. Neredeyse güneşe inat, onun bütün ihtişamına karşı kendi parlaklığını, güzelliğini ve çekiciliğini göstermek istercesine, kızıllıktan önce görünür. Sanki gökyüzünün akşam mesaisine herkesten önce çıkmış, “Ben de buradayım.” der gibidir.
Bir yandan akşamın kızıllığı içinde gittikçe kararan beton binaların silüetleri gözüme daha sempatik gelmeye başlar. Gündüzün sert, soğuk ve birbirine benzeyen yüzleri, akşamın kızıllığına bürününce başka bir hâle gelir. Arada yükselen bir minare ise bu beton silüetlerin arasından sıyrılıp kızıllığın içinde neşvünema eder. Bana kimliğimi, nereden geldiğimi ve nereye ait olduğumu hatırlatırcasına sessizce yükselir.
Balkonda konforumu sağladıktan sonra artık yalnızca seyretmem; gördüklerim beni düşüncelere meraklara sevk eder. Kızıllığın süsleri arasında süzülen gri bulutların önce kızıl renklere bürünüşünü, bir müddet o kızıllığı taşıdıktan sonra ağır ağır koyulaşıp gecenin karanlığına karışışını seyrederim. Bir rengin başka bir renge, bir hâlin başka bir hâle dönüşmesine şahit olurken, zamanın da gözlerimin önünde sessizce akıp gittiğini hissederim. Böylece temaşa ihtiyacım karşılanırken, zihnim de kendi yolculuğuna çıkar.
Bu arada Venüs’ün eski Türk dünyasındaki adının Çolpan olduğunu hatırlarım. Gökyüzünün bu parlak gezegeni, yalnızca gecenin içinde parlayan bir gök cismi olarak kalmamış; parlaklığı, uğuru ve yol göstericiliğiyle Türk kültüründe kendisine özel bir yer edinmiştir. Çolpan, gökyüzündeki ışığıyla insanın gözünü kendisine çektiği kadar, zihnini de düşünmeye sevk etmiş olmalıdır.
Belki de bundan dolayı Çolpan yalnızca gökyüzünde kalmamış, Türkülerimize kadar girerek kültürel hafızamızda yaşamıştır. İnsan, gökyüzüne baktığında yalnızca gördüğü şeyi değil, kendi dünyasından taşıdığı anlamları da görür. Çolpan’ın parlaklığı da zamanla Türk insanının hayalinde, dilinde, türküsünde ve düşüncesinde kendisine bir yer bulmuştur.
Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra ise Çolpan bu defa Zühre adıyla anılmıştır. İsim değişmiş, çağ değişmiş, inanç dünyası değişmiş; fakat gökyüzündeki o parlaklık ve insan zihninde uyandırdığı anlam kaybolmamıştır. Çolpan, Zühre adıyla da Türk kültürünün içinde yaşamaya devam etmiş; farklı çağlarda farklı isimlerle anılsa da gökyüzündeki yerini ve insanın zihnindeki karşılığını korumuştur.
Çolpan’ın sabahları güneş doğmadan önce doğuda, akşamları ise güneş battıktan sonra batıda görünmesi de bana yönleri hatırlatır. Sanki günün iki ucunda, doğu ile batı arasında, insanın bakışını gökyüzüne kaldıran bir işaret gibidir. Bir bakıma doğunun başlangıcında, diğer bakıma batının eşiğinde görünür; gelir, kendisini gösterir ve sonra çekilir gider.
Çolpan hep yönleri hatırlatır.
Batı ufkunun kapısında, hele bu mevsimde, uzun uzadıya kalmaz. Bir müddet önce bütün parlaklığıyla oradadır; biraz sonra bakarsınız ki kaybolmuş. İnadına, “Ne zaman kaybolacak, nasıl gizlenecek?” diye ısrarla bakmaya devam ederim. Bir an gözlerimi açıp kapadığımda ise artık onu göremediğimi fark ederim.
İşte o anda eski Türk dünyası ve Çolpan’ın kültürümüzdeki yeri zihnimde yeniden belirir.
Acaba eski Türkler Çolpan’ı mı izlediler?
Doğudan batıya uzanan o büyük Türk hareketini düşündüğümde bu soru zihnimde daha da anlam kazanır. Bir milletin hayatında önemli bir yeri olduğu anlaşılan bir gök cisminin, o milletin kültür hayatında da önemli bir rol oynadığını söylemek zor değildir. Gökyüzünde yolunu gösteren parlaklığıyla Çolpan, belki yalnızca bir gök cismi değil; yönü, yolu ve hareketi hatırlatan bir işaret olmuştur.
Türklerin büyük göçünü ve bu göçün çoğu zaman batıya doğru ilerleyişini düşündüğümde, ister istemez aynı soru tekrar karşıma çıkar:
Acaba Türkler Çolpan’ı mı takip etmişlerdi?
Ne de olsa Çolpan, eski Türk dünyasının parlak ve yol gösterici yıldızıydı.
Bu düşünceler içinde kafamdaki bilgi kırıntılarını bir düzene koymaya çalışırken, balkon konforumun müsebbibi olan kızıllığın da Çolpan’ın da, akıl erdiremediğim bir sebeple konforumun sonunu haber verdiklerini fark ederim.
Demek ki konfor da sonsuz değilmiş.
Önce kızıllık kaybolur. Az önce gökyüzünün üzerine serilmiş bir örtü gibi duran renkler yavaş yavaş çekilir. Gri bulutlar karanlığa karışır, beton binaların silüetleri koyulaşır, minarenin ince gövdesi gecenin içinde seçilmez hâle gelir.
Bir müddet sonra Çolpan da bizim ufkumuzdan çekilir gider. Sanki başka diyarlara parlaklığını ve yol göstericiliğini göstermek üzere yol alır. Bizim ufkumuzdan ayrılırken ardında, biraz önce temaşa ettiğimiz kızıllığın ve gecenin sessizliğini bırakır.
Neyse ki sonraki akşam aynı konforu yeniden yaşama ümidi vardır. Karanlığın örttüğü geceyi sükûnet içinde geçirmenin, yarının akşamında yeniden aynı kızıllığa, aynı bulutlara ve Çolpan’a kavuşma umudunu taşımanın keyfi de başka olur.
Fakat bu düşüncenin, sahip olduğum konforun bir gün elimden alınabileceğini bilerek kendimi mutlu etmenin bir yolu olduğunu düşünmekten de kendimi alamıyorum. İnsan, elindekinin kıymetini bazen onu kaybetme ihtimaliyle mi anlıyor?
Nasıl oluyor da daha az önce sabah olmuştu? Sonra akşam oluverdi. Çolpan’ı, kızıllığı ve bulutları seyretmeye dalmışken, biraz önce bütün ihtişamıyla karşımda duran âlem bir anda karanlığın içine gömülüverdi.
Az önce var olan şimdi yok.
Az önce ışık olan şimdi karanlık.
Az önce seyredilen şimdi hatıra.
Acaba gerçek karanlıkta mıdır? Yoksa bütün bu gördüklerimiz, anlaşılan, hayalden başka bir şey değil midir?
Belki de biz gökyüzüne bakarken yalnızca gökyüzünü seyretmiyoruz. Kendi içimizde taşıdığımız anlamları gökyüzüne serpiştiriyor, sonra da onları orada buluyoruz. Kızıllık bize huzur veriyor, Çolpan bize yol gösteriyor, minare bize kimliğimizi hatırlatıyor. Belki de bütün bunlar, dışarıda gördüklerimiz kadar içeride taşıdıklarımızın da yansımasıdır.
Çolpan gidiyor, kızıllık gidiyor, bulutlar dağılıyor, gece geliyor. Sonra sabah oluyor; doğuda yeniden beliriyor ışık. Gün yeniden başlıyor, akşam yeniden yaklaşıyor, kızıllık yeniden ufka yayılıyor.
Belki hayat dediğimiz şey de böyle bir balkon.
Bir müddet kendimizi konfor içinde hisseder, önümüzdeki manzarayı seyreder, gördüklerimize anlamlar yükleriz. Sonra renkler değişir, ışık çekilir, manzara karanlığa karışır. Biz ise bir sonraki akşamı bekleriz.
Asıl mesele, gördüklerimizin gerçek olup olmadığını anlamaktan çok, onları seyrederken kendimizde neyi gördüğümüzdür.
İnsan karanlıkta kalınca başını gökyüzüne kaldırıyor. Bir ışık arıyor. Bir yön arıyor. Bir işaret arıyor. Belki de tarih boyunca bütün yolculuklar biraz da bu arayışın hikâyesidir.
O hâlde insanın aklına yeniden o soru geliyor:
Acaba eski Türkler gibi, zulmetten çıkmak için Çolpan’ı mı takip etsek?
Ne de olsa Çolpan, eski Türk dünyasının parlak ve yol gösterici yıldızıydı.
Belki onun göstereceği yol yalnızca doğudan batıya uzanan bir yol değildir. Belki asıl yol, zulmetten aydınlığa, belirsizlikten istikamete, fanilikten hikmete uzanan yoldur.
Aslında insanın asıl konforu, balkonda kurduğu konfor alanında değil; karanlığın içinde bile yolunu gösterecek bir ışığın varlığına inanmasındadır.