TikTok Nesli mi, Kültürel Bir Erozyon mu?

Son yıllarda sokakta, kafede, okul önlerinde, alışveriş merkezlerinde ve kamusal hayatın hemen her alanında dikkat çeken bir tabloyla karşılaşıyoruz. Yüksek sesle konuşmalar, ölçüsüz küfürler, sürekli ilgi çekme çabası ve çevresindekileri yok sayan davranışlar...

Bu manzara karşısında birçok kişinin aklına aynı soru geliyor:

Acaba bir kuşağın değişimine mi tanıklık ediyoruz, yoksa daha derin bir kültürel erozyonun başlangıcına mı?

Bugünün gençliğini yalnızca eleştirmek kolaydır. Ancak ortada görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçek de var. Dijital çağın çocukları bilgiye hiç olmadığı kadar hızlı ulaşıyor fakat aynı hız, derinleşmeyi ve düşünmeyi çoğu zaman ikinci plana itiyor.

Görülüyorum, Öyleyse Varım

Bir ekranın içine doğmuş, beğeni ve takipçi sayılarıyla büyümüş bir kuşaktan söz ediyoruz.

Sabır giderek azalıyor. Sessizliğe tahammül zorlaşıyor. Her şey hızlı tüketiliyor. Bir videonun ömrü birkaç saniye, bir bilginin değeri birkaç dakika, bir fikrin önemi ise aldığı etkileşim kadar.

Düşünmek yerine izlemek, okumak yerine kaydırmak, üretmek yerine görünmek teşvik ediliyor.

İşte burada karşımıza "TikTok kültürü" çıkıyor.

Bu kültürde görünür olmak, değerli olmaktan daha önemli hale geliyor. İnsanlar ne bildikleriyle değil, ne kadar dikkat çekebildikleriyle ölçülüyor. Gürültü, içeriğin önüne geçiyor. Gösteri, emeğin yerini alıyor.

Bugün sosyal medya platformlarında yapılan bazı canlı yayınlar bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Bir dönem insanların özel hayatı mahrem kabul edilirken, artık mahremiyet de dijital ekonominin bir parçası haline gelmiş durumda.

Daha fazla takipçi kazanmak, daha çok izlenmek ve daha fazla dijital hediye toplamak uğruna bedenin, özel hayatın ve hatta cinselliğin bile bir içerik malzemesine dönüştürüldüğü yayınlarla karşılaşıyoruz.

Sorun yalnızca bu yayınları yapanlar değildir.

Asıl sorun, milyonlarca gencin bu görüntülere sürekli maruz kalması ve zamanla bunu sıradan kabul etmeye başlamasıdır. Çünkü insan zihni tekrar edilen her şeyi normalleştirir. Bugün anormal görünen şeyler, yarın yeni normal haline gelebilir.

Suç Sadece Ekranda mı?

Elbette bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek doğru olmaz.

Bu çocukları teknoloji tek başına yetiştirmedi. Anne babalar da, eğitim sistemi de, toplum da bu sürecin bir parçası.

Çocuklarını oyalamak için ellerine ekran veren ebeveynler, karakter eğitiminden çok sınav başarısına odaklanan okullar ve davranışlarıyla örnek olmayı unutan yetişkinler de bu tablonun sorumluları arasında.

Trafikte kuralları ihlal eden, sıraya kaynak yapan, kamusal alanda birbirinin hakkını gözetmeyen yetişkinlerin yaşadığı bir toplumda gençlerden kusursuz nezaket beklemek gerçekçi değildir.

Çocuklar duyduklarını değil, gördüklerini öğrenir.

Dil Fakirleşirken Gürültü Artıyor

Bir başka dikkat çekici mesele ise dilin yoksullaşmasıdır.

Kelime hazinesi daraldıkça düşünce alanı da daralıyor. İnsan kendini ifade edecek kelimeler bulamadığında sesini yükseltiyor. Tartışmak yerine bağırıyor. Açıklamak yerine küfrediyor.

Küfür artık sadece öfkenin değil, çoğu zaman düşünsel tembelliğin de göstergesi haline geliyor.

Oysa dil, düşüncenin evidir. Kelimeler zenginleştikçe fikirler de derinleşir. Kelimeler kayboldukça düşünce de yüzeyselleşir.

Bugünün dijital dünyasında uzun cümleler yerine sloganlar, bilgi yerine tepkiler, düşünce yerine anlık duygular ödüllendiriliyor.

Bu da kültürel seviyeyi yükseltmek yerine aşağı çeken bir döngü oluşturuyor.

Asıl Tehlike

Mesele gençlerin sosyal medya kullanması değildir. Her kuşak kendi döneminin araçlarıyla büyür.

Asıl mesele; görünürlüğün değerin, şöhretin karakterin, etkileşimin bilginin önüne geçmesidir.

Bir toplumda saygı zayıflamaya, nezaket küçümsenmeye, mahremiyet değersizleşmeye başladığında ortaya yalnızca bir kuşak sorunu çıkmaz. O toplumun kültürel omurgası da zarar görmeye başlar.

Bugün tartışmamız gereken şey gençler değil, onları şekillendiren kültürdür.

Çünkü toplumlar ekonomik krizlerden çıkabilir, yıkılan binaları yeniden yapabilir, kaybedilen serveti geri kazanabilir.

Fakat karakter ve kültür aşınmaya başladığında, kaybedilen değerleri yeniden inşa etmek çok daha zor olur.

Ve unutmayalım:

Bir toplumu ayakta tutan şey sadece yolları, köprüleri ve binaları değildir.

Asıl güç, aynı toplumu paylaşan insanların birbirine duyduğu saygıdır. Bugün korumamız gereken değer de tam olarak budur.