Siyasette başarı çoğu zaman seçim sonuçlarıyla ölçülür. Oysa asıl başarı, seçim kazanıldıktan sonra devletin hangi kadrolarla yönetildiğinde saklıdır.

Çünkü seçimler iktidarı getirir; kadrolar ise o iktidarın geleceğini belirler.

AK Parti'nin ilk yıllarında geniş toplum kesimlerinden destek görmesinin önemli sebeplerinden biri, halkın içinden gelen, ülkenin sorunlarını bilen, mesleki tecrübeye sahip ve makamı bir ayrıcalık değil sorumluluk olarak gören insanların ön plana çıkmasıydı. Devlet yönetiminde ortaya konulan kararlılığın ve toplumla kurulan güçlü bağın arkasında da büyük ölçüde bu anlayış bulunuyordu.

Ancak yıllar içinde birçok alanda şu soru daha yüksek sesle sorulmaya başlandı:

Devlet gerçekten kimin omuzlarında yükseliyor?

Çünkü vatandaşın dikkatinden kaçmayan bir gerçek var: Devletin en zor dönemlerinde sorumluluk üstlenen, risk alan ve bedel ödemeyi göze alan insanlarla; şartlar düzeldiğinde öne çıkan isimler her zaman aynı kişiler olmuyor.

Bu durum yalnızca bugünün değil, uzun zamandır tartışılan bir yönetim meselesidir.

Bir kurumda yaşanan aksaklık sonrasında genellikle görevdeki kişiler tartışılır. Oysa daha önemli soru şudur: O kişiler hangi ölçütlerle seçildi? O görevlere gelmelerini sağlayan sistem nasıl işledi? Denetim mekanizmaları neden yeterince etkin çalışmadı?

Devlet yönetiminde asıl mesele kişileri konuşmak değil, sistemi konuşmaktır.

Çünkü güçlü devletler kişilere göre değil, kurallara göre yönetilir.

Bugün kamuoyunda zaman zaman tartışılan atamalar, sık değişen kadrolar ve kurumsal işleyişe yönelik eleştiriler aslında daha temel bir soruna işaret ediyor: Liyakat ile yakınlık arasındaki dengenin bozulması.

Hiçbir kurum yalnızca kişisel güven ilişkileri üzerine inşa edilemez.

Yönetimlerin kendi çalışma ekiplerini oluşturması elbette doğaldır. Ancak bu süreç devletin kurumsal hafızasını zayıflatacak noktaya ulaştığında sorun başlar. Çünkü devletin hafızası kişilere değil, millete aittir.

Uzun yılların tecrübesiyle oluşmuş bilgi birikiminin göz ardı edilmesi, kurumların yeniden aynı hatalarla karşı karşıya kalmasına yol açabilir. Her yeni dönemin sıfırdan başlamaya çalışması, çoğu zaman ilerlemekten çok geriye dönüş anlamına gelir.

Asıl üzerinde düşünülmesi gereken nokta da budur.

Devlet zor durumdayken fedakârlık yapan, sorumluluk alan ve risk üstlenen insanlar neden zamanla sistemin dışına itilebiliyor?

Buna karşılık, zor zamanlarda görünmeyen bazı isimler neden kritik görevlerde karşımıza çıkabiliyor?

Bu soruların cevabı yalnızca belirli kişiler açısından değil, devlet yönetiminin geleceği açısından da önem taşımaktadır.

Çünkü bir ülkede makamların kimlere verildiği kadar, hangi kriterlerle verildiği de önemlidir.

Liyakat ikinci plana düştüğünde yalnızca kurumlar zayıflamaz; vatandaşın adalet duygusu da zarar görür. İnsanlar bilgi, emek ve tecrübenin değil, ilişkilerin belirleyici olduğuna inanmaya başladığında devlete olan güven yavaş yavaş aşınır.

Oysa güçlü devlet anlayışı bunun tam tersini gerektirir.

Görevler kişisel yakınlığa göre değil, ehliyete göre verilmelidir.

Eleştiri yapan insanlar dışlanmamalı; aksine kurumsal körlüğü önleyen bir uyarı mekanizması olarak görülmelidir. Devlet yalnızca kendisini alkışlayanlara değil, gerektiğinde eksikleri ve yanlışları dile getirebilen dürüst insanlara da ihtiyaç duyar.

Türkiye'nin ihtiyacı yeni isimler aramaktan önce sağlam ilkeleri yeniden hâkim kılmaktır.

Şeffaflık, hesap verebilirlik, liyakat ve kurumsal hafıza güçlü olduğu sürece hangi isimlerin görev yaptığı ikinci planda kalır. Ancak bu ilkeler zayıfladığında, en parlak görünen kadrolar bile kalıcı başarı sağlayamaz.

Sonuçta mesele belirli kişileri savunmak ya da eleştirmek değildir.

Mesele çok daha büyüktür.

Mesele, devletin yükünü taşıyanlarla devletin imkânlarından yararlananları birbirinden ayırabilmektir.

Tarih göstermiştir ki devletler çoğu zaman dışarıdan gelen tehditlerden önce içeride liyakatin aşınmasıyla güç kaybeder. Bir ülkenin gerçek gücü makam odalarında, protokol sıralarında veya unvanlarda değil; kritik anlarda sorumluluk almaktan kaçmayan ehil insanların varlığında saklıdır.

Eğer devlet, zor günlerde fedakârlık yapanlarla rahat zamanlarda ortaya çıkanları aynı kefeye koyarsa kurumsal hafızasını kaybeder. Ancak emeği, ehliyeti ve dürüstlüğü esas alırsa hem kurumlarını güçlendirir hem de milletin devlete olan güvenini yeniden tahkim eder.

Çünkü devleti ayakta tutan şey makam sahipleri değil, sorumluluk sahipleridir.

Ve unutulmamalıdır ki bir devletin geleceği, makamı paylaşanların değil; yükü omuzlayanların omzunda yükselir.

Devletin zor günlerinde yanında olmayanların, rahat günlerinde en ön sıralarda yer bulduğu bir düzen uzun süre ayakta kalamaz. Güçlü devlet, fedakârlığı unutmayan; liyakati ödüllendiren; emaneti ehline veren devlettir. Milletin beklediği de budur: Güce yakın olanların değil, göreve layık olanların yükseldiği; sadakatin değil ehliyetin esas alındığı; makamın değil hizmetin değer gördüğü bir devlet anlayışı.