Şimdiye kadar yazdıklarımız yeterince etkili olmamış olmalı ki muktedir çevreler, planlarını hayata geçirerek Gezin Tren İstasyonu’nu, konsantre edilmiş maden cevherinin taşınmasında kullanılan devasa kamyonların gelip gittiği bir yükleme ve aktarma terminaline dönüştürmüş bulunuyorlar.
Hazar Gölü’nün mavi bayrak alması için nutuklar atıldığı bir dönemde, bir turizm beldesinde zehir taşıyan devasa kamyonların varlığına tahammül etmek vicdanlara sığmış olacak ki bu muktedirler istediklerini gerçekleştirdiler.
Mesele elbette bir istasyonun kullanım amacının değiştirilmesi değildir. Asıl mesele, bu faaliyetin Hazar Gölü'ne, BermazOvası Sulak Havzası'na, bölgenin doğal hayatına ve burada geçimini sağlayan insanların ne gibi sonuçlarla karşılaşacağıdır. Nazar boncuğumuz, doğal güzelliğimiz olan tektonik Hazar Gölü'nün ve çevresindeki hassas ekosistemin karşı karşıya kalacağı riskler görmezden gelindiği anlaşılmaktadır ki buraların nasıl korunacağına dair en ufak bir bilgi bulunmadığı gibi tedbir de bulunmamaktadır.
Kapalı bir havza içerisinde yer alan tektonik Hazar Gölü, çevresindeki dağlardan gelen kar ve yağmur sularıyla beslenir ve Dicle Nehri’nin başlangıç noktasını oluşturur. Bu özellik, gölü çevresinde meydana gelebilecek kirliliğe karşı hassas hâle getirmektedir. Havzaya ulaşan kirleticilerin zamanla göle taşınması ve burada birikmesi ihtimali, su kalitesi ve ekolojik denge açısından üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur. Dolayısıyla, Gezin tren istasyonunda başlatılan yükleme faaliyetinin çevresel etkilerini yalnızca yükleme alanıyla sınırlı değerlendirmek, meselenin bütününü gözden kaçırmak anlamına gelir.
Maden sahalarından çıkarılarak konsantre edilen bakır cevheri, ağır tonajlı kamyonlarla Dicle ırmağı boyunca onlarca kilometre karayoluyla taşınmaktadır. Ancak tehlike, taşınan cevherin kendisiyle sınırlı değildir. Devasa kamyonların zorlu kara yolu yolculuğu sırasında olabilecek bir trafik kazası riskini düşünmek bile insanın tüylerinin ürpermesine yeter.
Kamyonların yüklerinden kaynaklanabilecek tozlar, kasalarda ve tekerleklerde birikebilecek maden kalıntıları, yükleme ve boşaltma sırasında çevreye yayılabilecek parçacıklar da ciddi bir kirlilik riskidir.
Cevher taşınması; ağır metal kirliliği, zehirli toz yayılımı, toprak ve bitki örtüsünün zarar görmesi, su kaynaklarının kirlenmesi ve Hazar Gölü’nün ekolojik dengesinin bozulması risklerini beraberinde getirmeyeceğini söylemek mümkün mü? Bu risklere karşı hangi bilimsel önlemler alınmıştır ve bunları ispatlayan veriler var mıdır?
Asıl tehlike, kirlenmenin bir anda değil, fark edilmeden ve zaman içinde birikerek ortaya çıkabilmesidir. Bugün çıplak gözle fark edilmeyen tozlanma, zamanla toprağın kimyasal yapısını değiştirir, bitki örtüsüne, su canlılarına ve besin zincirine zarar verir.
Peki, bu olabilecek tehlikeleri izleyip tespit edecek, gerekli ölçümleri yapacak ve kamuoyunu bilgilendirecek yetkili bir kurum var mıdır? Dahası, Fırat Üniversitesi gibi köklü bir üniversitenin bu konuyla ilgili bilimsel bir inceleme yaptığını; tespitlerini, kaygılarını ya da tam tersine, herhangi bir tehlike bulunmadığına ilişkin bilimsel değerlendirmesini kamuoyuyla paylaştığını duyan var mıdır?
Peki, bu tehlikenin yalnızca Hazar Gölü'nün suyuyla sınırlı kalmayacağını hiç düşündük mü?
Bölgenin geven bitkisi, arıcılık faaliyetleri ve tarımsal üretimi de aynı çevresel bütünün parçalarıdır. Doğal bitki örtüsünün zarar görmesi, bu bitkilerden yararlanan arıların beslenme kaynaklarını etkileyebilir; bu durum, arıcılık faaliyetleri ve geven balı üretimi açısından da risk oluşturacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Üstelik mesele yalnızca arıcıların yaşayabileceği gelir kaybından ibaret değildir. Arılar ile doğal bitki örtüsü arasındaki ekolojik ilişkinin zayıflaması, bölgenin doğal dengesini de bozacaktır.
Benzer bir hassasiyet, çevredeki çilek ve fasulye üretimi için de geçerlidir. Tarımsal üretimin sürdürülebilmesi, toprağın ve sulama suyunun niteliğiyle doğrudan ilişkilidir. Peki, maden taşımacılığından kaynaklanabilecek kirleticilerin tarım alanlarına veya sulama sularına ulaşıp ulaşabileceği araştırıldı mı? Bu konuda hangi ölçümler yapıldı, hangi sonuçlara ulaşıldı? Kamuoyunun bu sorulara ilmi verilerle desteklenmiş cevaplar alması gerekmez mi?
Olabilecek bir kirlenmenin tespit edilmesi hâlinde yalnızca ürün kalitesi ve tarımsal verim değil, üreticilerin ekonomik geleceği de etkilenebilecektir. Geven balı üretiminin zarar gördüğü, arıcıların geçim kaynaklarının zayıfladığı, çilek ve fasulye tarlalarında verim kayıplarının yaşandığı bir ihtimali düşünmek bile kaygı vericidir. Üstelik gerekli araştırmalar zamanında yapılmazsa tehlike, ancak zarar ortaya çıktıktan sonra fark edilebilir. O noktada ise önleyici tedbirlerin sağlayacağı imkânlar önemli ölçüde kaybedilmiş olacaktır.
İşte çevre zararı zincirinin üzerinde durulması gereken yönü budur: Taşıma sırasında oluşabilecek toz ve dökülmeler toprağa ve bitki örtüsüne doğrudan ulaşacaktır. Yağışlarla taşınan kirleticiler su kaynaklarını etkilediği gibi doğal hayatüzerindeki olabilecek olumsuz etkiler ise arıcılıktan tarıma kadar uzanan bir ekonomik ve ekolojik kayıp zincirine dönüşecektir. Bu zincirin hangi halkalarının gerçekten oluştuğu belirlendiği zaman iş içten geçmiş olacaktır.
Gerekli önlemler alınmadan, çevresel etkiler araştırılmadan ve bilimsel denetim mekanizmaları işletilmeden faaliyete devam edilmesini sorgulamak, her vatanseverin en doğal hakkıdır. Bunları yazmak, yaşadığımız coğrafyaya karşı sorumluluğumuzun, bir bakıma vatan borcumuzun gereğidir.
Üstelik kapalı bir havzada kirlenmenin sonuçları, kirleticinin ilk ulaştığı noktayla sınırlı kalmayabilir. Kirleticilerin göle taşınması ve zaman içerisinde birikmesi hâlinde, su kalitesinin korunması ve ekolojik dengenin yeniden sağlanması çok daha güç bir meseleye dönüşecektir.
Bütün bunlar yaşandıktan sonra kaybolan bir bitki türünü, bozulan bir ekolojik dengeyi ya da kirlenen bir su kaynağını eski hâline döndürmeye kimin gücü yetecektir?
İşte asıl mesele budur. Bir yanda maden cevherinin taşınması ve ekonomik faaliyetler, diğer yanda Hazar Gölü'nün ve çevresinin doğal varlığı, bölge halkının hayatı ve gelecek kuşaklara bırakacağımız tabii miras bulunmaktadır. Ekonomik faaliyetlerin sürdürülmesi ile tabiatın korunması birbirine karşıt olmak zorunda değildir. Ancak ekonomik kazanç uğruna çevre risklerinin göz ardı edilmesi, bugün elde edilen yararın gelecekte çok daha ağır bedeller doğurmasına yol açma ihtimali bile başlı başına bir problemdir.
Ne yazık ki tercihler daha fazla kazanç elde etmekten ve maliyetleri en kolay yoldan düşürmekten yana yapılmış görünmektedir. Tabiatın korunmasını, bölgenin ekolojik dengesini ve gelecek kuşakların hayat hakkını ikinci plana itildiği anlaşılmaktadır. Oysa tabiata verilen zararın faturası çoğu zaman bu kararları alanların değil, o coğrafyada yaşayan insanların önüne çıkar. Toprağını işleyen çiftçi, balını üreten arıcı, suyunu ve havasını paylaşan yöre halkı, yanlış kararların sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kaldıklarında daha çok para kazananlar bu topraklarda olmayacaklardır.