Bu başlık bana ait değil. 27.10.2026 tarihli Turan Gazetesi köşe yazarı Sayın Oğuzhan Sarı'ya ait. Sayın Sarı, Elâzığ şehir merkezinde kalmış çimento fabrikası üzerine kaleme aldığı yazısına bu başlığı vermiş. Ben de başlığın isabetine katıldığım için yeni bir başlık arayışına girmedim. Bir bakıma intihal yaptım. Ne var ki intihalin arkasında saklanacak bir mazeretim var: Aynı düşünceyi paylaşıyoruz.

Aslında Elâzığlı yaşlılar, bu fabrikanın hikâyesini bizden daha iyi bilirler. Aranızda bu hikâyeyi dinlemiş olanlar da mutlaka vardır. Çünkü bu fabrikanın geçmişi, yalnızca bir sanayi tesisinin kuruluş hikâyesinden ibaret değildir. Aynı zamanda Elâzığ'ın siyasi hafızasında yer etmiş bir kırgınlığın da devamıdır.

Devrin iktidarı, Elâzığ'a yapılması planlanan projeler arasında yer alan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun geleceğini şekillendireceğine inanılan Atatürk Üniversitesini şehrimizde kurmaya karar vermişti. Üniversite için arazi hazırlanmış, vatandaşlar tarlalarını sembolik bedeller karşılığında devretmişlerdi. Şehirde büyük bir heyecan yaşanıyordu. Öyle ki yalnızca Elâzığ değil, çevre iller de bu gelişmeyi sevinçle karşılamıştı. Herkes, bölgenin geleceğini değiştirecek büyük bir eğitim kurumunun kurulmasını bekliyordu.

Ancak son anda bu karardan vazgeçildi ve üniversite Erzurum'da kuruldu. Bu karar, Elâzığ'da devrin iktidarına karşı büyük bir tepkiye yol açtı. Öyle ki bu tepki sandığa da yansıdı ve Demokrat Parti (DP), Elâzığ'dan tek bir milletvekili dahi çıkaramadı.

İşte çimento fabrikasının hikâyesi de bu siyasi kırgınlığın ardından yaşananların bir devamıdır.

Devrin iktidarı, Elâzığlının gönlünü almak, belki de yaşanan hayal kırıklığını unutturmak için bir çaba içine girmişti. Sonunda çimento fabrikası, bütün şehirden görülebilecek şekilde, dümdüz ve son derece verimli bir arazinin üzerine konduruldu.

Tüten bacası, çalışan işçileri, boş girip dolu çıkan kamyonlarıyla fabrika, işsizlerin ekmek kapısı hâline geldi. Bir zamanlar umutla beklenen üniversitenin yerini, belki de bir ölçüde, bacasından duman yükselen bu fabrika almıştı. İş bulmuş insanlar, evlerine götürdükleri ekmek ve şehrin ekonomik hayatına sağladığı hareketlilikle fabrika, halkın gözünde bir memnuniyet kaynağına dönüşmüştü.

Ne var ki bu memnuniyetin yıllar sonra ne kadar ağır bir bedel doğuracağını o günlerde kimse hesaplayamadı ya da hesaplamak istemedi. Bugünün kazancı, yarının kaybını görünmez kılmıştı.

Anlaşılan, verimli tarım arazilerinin kaybının yerini daha kolay bir kazanç kapısı almıştı. Lahana tarlaları, üzüm bağları ve nice bereketli toprak birer birer ortadan kayboldu. Toprağın yerini beton, bağların yerini binalar aldı. Bir zamanlar ürün yetişen tarlaların üzerinde katlı yapılar yükselmeye başladı. Şehir büyüyor, fakat bu büyümenin nelere mal olduğu üzerinde pek durulmuyordu.

Aradan yıllar geçti. Bir zamanlar kırmızı kiremitli çatılara sahip evler, fabrikanın bacasından yükselen dumanın ve etrafa yayılan tozların etkisiyle beyaza büründü. Şehrin üzerine çöken bu beyazlık, karın ya da kışın bıraktığı masum bir örtü değildi. Her gün biraz daha solunan, her gün biraz daha hayatın içine karışan bir kirliliğin iziydi.

Başlangıçta kimse sesini çıkarmadı. Belki fabrikanın sağladığı iş imkânları, ekonomik katkı ve alışkanlıklar bu sessizliği besliyordu. Ancak zamanla çevre kirliliğinin ve sağlık sorunlarının ağırlığı daha fazla hissedilmeye başlandı. İnsanlar, yıllarca ekmek kapısı olarak gördükleri fabrikanın aynı zamanda hayat alanlarını tehdit eden bir kaynağa dönüştüğünü fark ettiler. Böylece dün varlığıyla övünülen fabrika, bugün kurtulunmak istenen bir yapıya dönüştü.

Ben de bir zamanlar bu fabrikanın yakınlarında yaşadım. Binamızın en üst katında oturuyordum. Penceremden, bizden daha alçak binaların çatılarını rahatlıkla görebiliyordum. Ne yazık ki fabrika çevresindeki binaların hemen tamamında benzer bir manzarayla karşılaşmak mümkündü. Kiremitlerin üzerini örten beyaz tabaka, çevrede yaşayan insanlar için sıradan bir görüntü hâline gelmişti. Oysa insanın yaşadığı evin çatısına kadar ulaşan bir kirliliği sıradanlaştırması, belki de işin en acı tarafıydı.

Bugün gelinen noktada siyasiler de gazeteciler de halk da artık bu fabrikanın şehir merkezinde kalmasını istemediklerini dile getiriyorlar. Ancak aynı talebi dile getiren herkesin aynı kaygıyı taşıdığını söylemek mümkün değil. Görünen o ki, fabrikanın kaldırılması konusunda ortaklaşanlar, işin gerisinde birbirinden oldukça farklı beklentiler taşıyorlar.

Bir tarafta para hırsıyla pusuya yatmış müteahhitler var. Fabrika ne zaman taşınacak, ne zaman yıkılacak da yerine AVM'ler, konutlar ve başka yapılar inşa ederek yeni bir kazanç kapısı elde edeceğiz diye bekliyorlar. Onların gözünde mesele, yıllardır kirletilen bir şehrin nefes alması değil; fabrikanın boşaltacağı arazinin nasıl bir rant alanına dönüştürüleceğidir.

Diğer tarafta ise gerçekten çevreyi, doğayı ve insan sağlığını düşündüğü için fabrikanın buradan kaldırılmasını isteyenler var. Aynı talep etrafında buluşmuş olmaları, bu iki kesimin aynı amacı taşıdığı anlamına gelmiyor. Birinin gözü boşalacak arazide, diğerinin gözü ise yıllardır kirletilen şehirde ve sağlıklı bir hayat hakkındadır.

Çimento Fabrikası taşınsın mı, kapatılsın mı?

Bize göre bu sorunun cevabı açıktır: Ne olursa olsun, artık şehrin içinde kalmamalıdır. Ancak mesele yalnızca fabrikanın şehir merkezinden çıkarılması değildir. Asıl mesele, yıllardır yaşanan çevre sorununun başka bir yerleşim yerine taşınarak yeni mağdurlar yaratılmamasıdır.

Söylentilere bakılırsa fabrikanın, Uluova'nın en güzel köylerinden biri olan Tadım'a taşınması gündemdedir. Onlarca yıldır Elâzığ'ı ve çevresini bacasından yükselen tozlarla kirleten bir fabrikanın, bu kez tarım ve hayvancılıkla geçinen Tadım gibi bir yerleşim yerine taşınması düşüncesi, doğrusu kabul edilebilir değildir.

Elâzığ'ın yıllar önce yaptığı hatayı, üstelik çok daha ağır sonuçlar doğurabilecek biçimde başka bir yerde tekrarlamaya vicdanların el vermemesi en büyük temennimizdir. Bir zamanlar Elâzığ'ın verimli toprakları, sanayileşme ve kalkınma adına feda edilmişti. Şimdi aynı anlayışın Tadım'ınbereketli topraklarına yönelmesine kim, hangi gerekçeyle razı olabilir?

Unutulmamalıdır ki bir çevre sorununu çözmek, onu başka insanların kapısının önüne taşımakla mümkün değildir. Elâzığ'ın yıllarca ödediği bedeli şimdi de Tadım halkına ödetmeye kimsenin hakkı yoktur. Bir şehrin kurtuluşu, başka bir köyün mahkûmiyeti üzerine kurulamaz.

Üstelik fabrika taşındığında geride kalacak alanın nasıl değerlendirileceği de en az taşınma meselesi kadar önemlidir. Yıllarca tarım arazilerinin üzerine kurulan bir fabrikanın ardından aynı toprakların bu kez beton yığınlarına, AVM'lere ve yeni rant projelerine teslim edilmesi, geçmişte yapılan hatanın başka bir biçimde tekrarlanmasından başka bir şey olmayacaktır.

Elâzığ'ın artık bir tercih yapması gerekiyor. Bu tercih, bir fabrikanın nerede üretim yapacağına ilişkin basit bir yer seçimi meselesi değildir. Bu, şehrin nasıl bir geleceğe sahip olacağına ilişkin bir tercihtir.

Bir zamanlar toprağını fabrikaya veren Elâzığ, şimdi o fabrikanın gölgesinden kurtulmak istiyor. Ancak kurtuluşun yolu, aynı gölgeyi Tadım'ın üzerine düşürmekten geçmiyor.

Taşınmasın, kapansın!

Çünkü bir yanlışı düzeltmenin yolu, onu başka bir yerde yeniden yapmaktan değil, o yanlışa son vermekten geçer.

Karar vericiler, fabrikanın taşınmasına ya da kapatılmasına karar vermişlerse, geride bırakacağı alanın nasıl değerlendirileceğine de Elâzığ halkıyla birlikte karar vermelidirler. Bu konuda şehrin insanlarına danışılmalı, onların düşünceleri ve beklentileri dikkate alınmalıdır. Yıllarca bu fabrikanın çevresel bedelini ödemiş olan Elâzığlıların, şimdi de kendi şehirlerinin geleceği konusunda söz sahibi olmaları en doğal haklarıdır. Bu alan birkaç müteahhidin, bir grup sermaye sahibinin ya da belli çevrelerin kazanç kapısı hâline getirilmemelidir. Orası, öncelikle Elâzığ halkının ortak geleceğine hizmet edecek bir hayat alanı olarak düşünülmelidir.