IHLAMURUN HATIRASI
Şehirlerin de hafızası olur; bazı sokaklar yalnızca ayak izlerini değil, kokuları, sesleri ve zamanı da biriktirir. İstanbul’un hafızasında ise ıhlamur kokusu, yaz mevsiminin başlangıcını müjdeleyen en özel anlardan biridir.
Haziran ayı geldiğinde, yaşadığım sokağın köşe başlarında açan ıhlamur ağaçları, şehrin telaştan arınmış, zamana yaslanan yüzünü hatırlatır. Camı açtığınızda içeriye dolan yalnızca bir koku değildir; o an çocukluğunuzun bir sabahına, gençliğinizin yürüyüşlerine ya da adını koyamadığınız bir huzura dokunursunuz. İşte o anda İstanbul’da değil, İstanbul’un içinde yaşıyormuşsunuz gibi hissedersiniz.
Kuzeyden esen hafif rüzgârın serinliğine gizlenmiş ıhlamur kokusu, farkında olmadan bütün hücrelerinize işler. Öyle nazik, öyle sessiz bir sızıdır ki koku kaybolduğunda ardında görünmeyen bir boşluk bırakır. Sanki cebimizde yıllardır taşıdığımız, varlığını unuttuğumuz bir hatıra usulca düşer yere; ya da adını koyamadığımız bir duyguyu yitirmişiz gibi ince bir sızı doğar içimizde.
O an anlarız ki ıhlamur kokusu yalnızca bir esans değildir; bize ait bir şeydir. Belki bir zaman, belki bir insan, belki mazide kalan bir sevgili, belki de kendimizden bir parça usulca bizden uzaklaşmıştır.
Niyetim, refikim Ahmet Cihan ile yürüyerek İstanbul’un ıhlamur tadını çıkarmaktı. Şehrin sokaklarında ilerlerken ıhlamurun kokusunu takip ediyor, her köşe başında başka bir hatıranın kapısına yaklaşır gibi oluyorduk. Sanki İstanbul bizi bir yere götürmüyor, kendi hafızasının içinde dolaştırıyordu.
Yürüyerek Çinili Camii’ye vardığımızda namaz vakti de gelmişti.
Dışarıdan bakıldığında sade ve biraz çekingen duran bu yapı, içine girince bambaşka bir dile bürünür. Mavinin her tonu, İznik çinilerinin ustalıkla işlenmiş desenlerinde sessizce konuşur. Caminin içi, insanın ruhuna serinlik veren bir su gibi akar ne eksik ne fazla.
Dış dünya ile iç dünya, mavinin bütün tonları arasında birbirine karışır; insan kendisini bir an için uzayın boşluğunda hisseder. Taş, çini, ışık ve sessizlik birleşmiş; küçük bir caminin içine büyük bir gökyüzü sığmış gibidir. Bütün bir kâinat, mavi çinilerin arasında kaybolmuştur.
Caminin hemen yanında bir hamam yer alır. Bugün hâlâ faaldir; kapısından girip çıkan insanların hareketi, yüzyıllar öncesinden süzülen bir hayatın devam ettiğini hissettirir.
Elbette eski zamanların telaşı, kalabalığı ve gündelik ritmi birebir aynı değildir. Buna rağmen mekân tamamen susmuş da değildir. Aksine, geçmişin hatıralarıyla bugünün sesi iç içe geçerek varlığını sürdürür.
Taş duvarları hâlâ ayaktadır ve her birinde zamanın izi okunur. İçeri girildiğinde yalnızca bir hamam değil, hayatın kesintiye uğramadan devam eden bir nefesi hissedilir. Bu yönüyle hamamın yerinde durması, hatıralarıyla birlikte yaşamaya devam etmesi insana ayrıca bir sevinç verir. Çünkü şehirlerin hafızası yalnızca yıkıntılarda değil, hâlâ kullanılmakta olan yapılarda da kendini gösterir.
Avlunun bir köşesinde ise artık suyu akmayan bir çeşme vardır. Mermerleri, kim bilir ne zamandan beri akmayan suyunun izleriyle kararmış, musluğu suskun kalmıştır. Yıllarca nice yorgun yüze, nice susamış avuca dokunmuş olmalıdır.
Şimdi ise sanki kelimeleri tükenmiş bir şair gibi sessizce bekler.
Su nereye gider sustuğunda?
Belki başka bir çeşmede yeniden doğar, belki toprağın altına çekilip dualarla buluşur. Belki de yıllarca insanlara verdiği serinliği şimdi yalnızca bir hatıra olarak taşır.
Kösem Sultan’ın bu yapıları yalnızca ibadet için değil, yaşamak ve yaşatmak için inşa ettirdiğini fark ediyorsunuz. Caminin çinileriyle göze, hamamın buharıyla bedene, çeşmenin suyuyla kalbe dokunan bir düşüncenin izleri vardır burada.
Bir külliye yalnızca taşların yan yana getirilmesinden ibaret değildir; insanın hayatını bütün yönleriyle kuşatan bir anlayışın taşlaşmış hâlidir.
Üsküdar’a neden bu kadar kıymet vermişti acaba? Sadece bir hayırseverlik duygusu mu, yoksa bu sokaklara gizlenmiş kişisel bir hikâyesi mi vardı?
Kösem Sultan’ın sırları bizim işimiz değildir. Bizim işimiz, bugün bu taşların bize ne söylediğini dinlemektir.
Camideki İznik çinilerinde maviyle beyazın dansına karışan, hattatların ince işçiliğiyle yazılmış ayetlerin arasından süzülen ışığa, açık pencerelerden gelen ıhlamur kokusu da eklenince başka bir dünyanın varlığına inanmamak mümkün değildi.
Zaman bir an durdu sanki; taşlar, yazılar, renkler ve kokular arasında görünmeyen bir kapı aralandı. İstanbul o anda yalnızca bir şehir değil; hatıralarla konuşan, geçmişle bugünü aynı nefeste buluşturan bir ruh hâline büründü.
Çinilerin canlı mavisi ile beyazın yalın tonları arasındaki zarif uyuma, ahşap minberin zarif tezyinatı ve kakmaları, pencere kanatlarındaki altın işlemeler de sessizce katılır. İçeri süzülen ışık, altın yaldızların üzerinde dolaşırken mekâna sıcak bir ışıltı bırakır. Minber, pencere, çini ve yazı, bir musikinin birbirini tamamlayan sesleri gibidir. Mavi, beyaz, altın ve ahşabın sıcaklığı arasında kurulan bu ölçülü denge, mekâna hem zarafet hem de sükûnet verir. Hiçbir unsur diğerinin önüne geçmez; her biri yerini ve ölçüsünü bilerek bütüne hizmet eder. Belki de caminin asıl güzelliği, gösterişten uzak bu sessiz bütünlükte saklıdır.
Görkemli bir yapı kurmak yerine ölçülü fakat vakur bir mimari anlayışla inşa edilmiş bu küçük camiye eşlik eden ıhlamur kokusu, İstanbul’un en nadir zaman dilimlerinden birini fısıldar: geçmişin ve tabiatın aynı mekânda, birbirini incitmeden ve birbirinin sesini bastırmadan buluştuğu o kısa anları birlikte yaşamanın hazzını duyarsınız.
Bir tarafta çinilerin yüzyıllardır değişmeyen mavisi, diğer tarafta pencereden içeri süzülen ıhlamurun taze kokusu… Biri geçmişten, diğeri mevsimden geliyordu; fakat ikisi de aynı nefeste birleşiyordu.
Caminin serinliğinden dışarı çıktığımızda İstanbul’un yokuşları yeniden karşımıza çıktı. İstanbul’un her yanı yokuştur; eski semtlerin dar sokaklarında, Arnavut kaldırımı taşların arasında yürümek bugünün insanı için hayli zahmetlidir.
Bir zamanlar hayatın aktığı bu sokaklarda şimdi sessizlik hâkimdir. Yıkılmak üzere olan eski ahşap evlerin kimsesizliği insanın içini sızlatır. Her adımda geçmişin izlerine çarpar gözümüz; taşların arasında saklı bir hatıra, bir yalnızlık gibi. Sanki evler de insanlar gibi yaşlanmış, yorulmuş ve sonunda kendi sessizliklerine çekilmişlerdir.
Bu sokakların bir zamanlar ev sahipliği yaptığı görkemli konakların bugünkü hâlini gördükçe ister istemez düşünüyorsunuz: İnsan ömrü de bu evler gibi değil midir?
Bir zamanlar kalabalık, canlı, sıcak… Şimdi ise yorgun ve sessiz.
Arnavut kaldırımlarında yürürken yalnız taşlara değil, kendi hayatımıza da basıyor gibiydik. Her taş, geçmişten bugüne uzanan bir basamak; her yokuş, insan ömrünün ağırlaşan yılları gibiydi. Bu benzerlik bizi uzun uzun düşündürdü.
Geçmişin izlerini yalnızca yıkılmaya yüz tutmuş konakların gölgelerinde değil, sokak isimlerinin sessiz hatırlatmalarında da buluyoruz. Her tabela, zamanın tozlu raflarından düşmüş bir kitap sayfası gibi; okunmasa da varlığıyla bir dönemin ihtişamını fısıldar.
Çinili Camii’den çıkarken çevremizi saran sokak adlarına göz gezdirdik. Sanki bir anlığına bütün Osmanlı saray erkânı bu dar sokaklarda dolaşmış, bu taşlara bastıkça arkalarında asırlar bırakmış gibiydi. Ya da bu küçük külliye inşa edilirken sarayın kalbi bir süreliğine buraya taşınmıştı da biz onun nabzını gecikmeli olarak duyuyorduk.
Zaman burada duvarlara değil, kelimelere sinmişti. Sokak adlarında, eski evlerin kapılarında, taşların aşınmış yüzlerinde ve bir zamanlar bu yollardan geçen insanların bıraktığı izlerde kendisini belli ediyordu.
Biz de o kelimelerin arasından geçerek yolumuza devam ettik. Her adımda İstanbul’un bize yeni bir cümle söylediğini, bizimse bu cümlelerin anlamını gecikerek kavradığımızı düşünüyordum.
Bağlarbaşı’nın yaşlı yokuşlarını ağır adımlarla indik; geçmişin rüzgârı eteklerimize takıldı. Yokuş aşağı indikçe şehir de sanki bizimle birlikte hafifliyordu.
Bir süre sonra taşların yerini sahilin genişliği, sokakların yerini denizin ferahlığı aldı. Sonunda kıyıya ulaştık.
Ihlamur kokusu bizi kıyıya indirdiğinde İstanbul’un hafızası bu kez karşımıza denizle çıktı. Karada taşların anlattığı hikâyeler, şimdi suyun üzerinde başka bir dile dönüşecekti.
Biraz sonra Haliç vapuruna binip Eyüpsultan’a doğru açılacak, tarihin bir başka katmanına geçecektik. Ardımızda Çinili Camii’nin mavisini, hamamın yaşayan nefesini, suskun çeşmenin bekleyişini ve yokuşlara sinmiş ıhlamur kokusunu bırakacaktık.
Önümüzde ise Haliç’in suyu uzanıyordu. Şehrin kıyıları vapurun ardından yavaş yavaş geriye çekilirken İstanbul’un başka bir hafızası önümüze açılacaktı.
Bakalım bu kez hangi sessiz hikâyelerle karşılaşacaktık? Kısmetimiz bizi nereye götürecek, yoksa yine kendi hafızamızın bizi götürmek istediği yere mi varacaktık?
Çünkü İstanbul’da yürümek bazen bir semtten başka bir semte geçmek değildir; bir hatıradan başka bir hatıraya, bir zamandan başka bir zamana geçmektir.
Ihlamur kokusu bizi karadan kıyıya indirmişti; şimdi deniz bizi şehrin başka bir sessizliğine taşıyacaktı.(Devam edecek)