Mevsimler, insan hayatının bir benzeridir. Nasıl olmasın? İlkbaharın tomurcuklanan dalları, yazın güneşle olgunlaşan meyveleri, sonbaharın sararıp dökülen yaprakları ve kışın beyaz örtüsüyle sessizliğe gömülen tabiatı… Her mevsim, insan ömrünün ayrı bir dönemini, ayrı bir hâlini anlatır. Sonbaharda yaprakların birer birer dallarından koparak toprağa düşmesi, en hafif esintide sararmış yaprakların ayaklarımızın altına serilmesi, rüzgârın onları sokak aralarında savurup bir köşeden diğerine taşıması… Bütün bu manzara bize dünyanın faniliğini, hiçbir güzelliğin sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlatır. Dalından kopan her yaprak, sanki ömrümüzden eksilen bir günü, geride bıraktığımız bir zamanı anlatır.
Payız, Azerbaycan Türkçesinde ve İran coğrafyasında kullanılan, güzün yani sonbaharın karşılığı olan kadim bir kelimedir. Güz ise Dîvânu Lugâti't-Türk'ten günümüze ulaşan eski bir Türkçe hatıradır. Sonbahar kelimesi de zamanla günlük dilimizde yaygınlık kazanmıştır. Aynı mevsimi anlatan bu üç kelime, farklı coğrafyaların ve kültürlerin sesini taşır. Ne var ki bizim üzerinde durmak istediğimiz, kelimelerin kökeninden çok, anlattıkları mevsimin insan ruhunda uyandırdığı duygulardır.
Güz günleri, yaylalardan kışlaklara dönüşün, yüksek dağların beyazlaşan yamaçlarından vadilerin daha ılıman düzlüklerine inişin habercisidir. Göç yolları yavaş yavaş tenhalaşır, yaylalarda çadırlar sökülür, sürüler toplanır. Geride yazın ayak izleri, yarım kalmış hatıralar ve sessizliğe bürünen dağlar kalır.
Yayladan ayrılığın hüznü, kimi zaman bir sevdanın ayrılığına karışır. Göç eden yalnızca sürüler, çadırlar ve insanlar değildir; kimi zaman bir yâr de göçer, ardında özlem ve söylenmemiş sözler bırakır. İnsan, sevdiğinin ardından bakarken belki de gidenin değil, onunla birlikte geride kalan günlerin ve hatıraların yasını tutar.
Ayrılık, zamanla dillere türkü, gönüllere sızı olur. Kimi zaman bir kavalın insanı derin düşüncelere salan nağmelerinde, kimi zaman bir kaya başında eli kulağında sevdasına seslenen âşığın yanık türküsünde yankılanır. Böylece yaşanan ayrılıklar, yalnızca onları yaşayanların değil, kendilerinden sonra gelenlerin de hatırasına karışır.
Çıka idim şu dağların üçünü
Ben ağladım yâr yükledi göçünü
Efkârlıydım soramadım suçumu
Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
Elleri kınalı yârim geliyor
Güz günlerinde güneş eskisi kadar cömert değildir. Akşamlar erkenden iner, gölgeler uzar, sabahın serinliği insanın yüzüne dokunur. Tabiat, yaklaşan kışa hazırlanmak için ağır ağır içine çekilir; bir dinlenme ve uyku dönemine hazırlanır. İlkbaharda dallar arasında sevda çağrısı yapan kuşların sesleri de güz günlerinde başka bir makamdan yükselir. Sanki aynı kuşlar bu defa ayrılığın türküsünü söylemekte, seslerine ince bir hüzün sinmektedir. Bir zamanlar cıvıltılarla dolan ağaçlar sessizliğe bürünürken güneşin aydınlattığı sokaklar da giderek karanlığa teslim olur. Dallar son yapraklarını rüzgâra bırakırken gökyüzü, ardında bıraktığı yazın yasını tutar. Tabiat da tıpkı insan gibi bir şeylerden vazgeçmekte, bir şeylere veda etmektedir.
Ayrılık vakti, insanın yalnızca yüreğini değil, ruhunun en kuytu köşelerini de sızlatan ağır bir duygudur. Ayrılığı en iyi anlatan mevsimin güz olduğunu söylemenin mahzuru yoktur. Nitekim acılarıyla boğuşan insanların, ömürlerinin hangi döneminde olurlarsa olsunlar, yaşadıklarını sonbahara benzetmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur. Çünkü edebiyatımızda ayrılığı sonbaharla özdeşleştiren sayısız mısra vardır. Güz, önce bir şeylerin eksildiğini hissettirir, ardından geride kalanların boşluğuyla yüzleştirir bizi. Bir zamanlar gölgesinde dinlendiğimiz ağaçların çıplak dalları gibi, insan da bazen kendisini hatıralarından soyunmuş, yapayalnız ve savunmasız hisseder.
Yaprakların dallarından kopuşunda kendi gidişlerimizi, rüzgârın önünde savruluşunda geride bıraktıklarımızı hatırlarız. Kimi zaman uzaklarda kalmış bir yüz, kimi zaman yarım kalmış bir konuşma, kimi zaman da bir daha yaşanmayacak güzel bir gün düşer aklımıza. Geçmişin kapısını araladığımızda yalnızca yaşadığımız güzel günleri değil, onların bir daha geri gelmeyeceğini de anlarız. Dışarıda rüzgâr yaprakları savururken içimizde de hatıralar kıpırdanır. Bazı ayrılıklar yaşandığı gün bitmez; her güz yeniden hatırlanır.
Ancak güz mevsimini yalnızca hüzün ve ayrılıkla anmak doğru olmaz. Biraz durup çevremize baktığımızda, hüznün ardında saklanan nice güzelliğin bizi beklediğini görürüz.
Çocukluğumda, köyümüzü cepheden gören mezarlığın küçük tepesi üzerine çıktığım günleri hatırlıyorum. O yaşlarda dünyayı nasıl algıladığımı bugün bile unutmuş değilim. İçimden hep, burası dünyanın en güzel yeri, bu manzara da dünyanın en güzel renkleri olmalı, diye geçirirdim. Baharın yeşilin türlü tonlarına bürünen cömertliğiyle başlayan renk şöleni, sonbaharda sarının, kızılın, turuncunun ve kahverenginin bin bir tonuna dönüşürdü. Sanki bir renk okyanusunun kıyısında duruyor, gözlerimin önüne serilen bu güzelliğin içinde kayboluyordum. O tepeden köyümüze baktığımda gördüğüm manzara karşısında dakikalarca öylece kalır, gözlerimi bu renk cümbüşünden ayırmak istemezdim.
Ağaçların yaprakları sarının, kızılın, turuncunun ve kahverenginin bin bir tonuna bürünürdü. Kimi ağaçlar altın sarısına keser, kimileri kızıl bir ateş gibi yanar, kimileri de yeşilin son izlerini dallarında taşırdı. Evlerin damlarından yükselen ince dumanlar bu renklere karışır, köyün üzerine çöken hafif sis manzaraya başka bir güzellik katardı. Sanki tabiat, yazdan kalan bütün renklerini son bir kez sergilemek istercesine en güzel elbiselerini giymişti. Ben de o küçük tepede, bu eşsiz manzarayı seyrederek gözlerimin ve ruhumun güzellikle doyuma ulaşmasını beklerdim.
O manzarayı yalnızca güzel renklerden ibaret görmüyordum. Çocukluğumun dünyası, köyümüzün evleri, dumanı tüten damları, ağaçların arasına serpiştirilmiş renkler ve o tepede geçirdiğim sessiz dakikalar bir bütün hâlinde zihnimde hâlâ yaşıyor. Üstelik bütün bunları seyrettiğim yerin bir mezarlık tepesi olması da düşündürücü. Belki o yaşlarda farkında değildim; ama hayatın ve ölümün, faniliğin ve güzelliğin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini bugün daha iyi anlıyorum. İnsan bazen hayatın en güzel manzarasını, kendisine hayatın geçiciliğini hatırlatan bir yerden seyredebiliyor.
Elbette yurdumuzun hemen her köşesinde buna benzer, hatta daha zengin renk cümbüşlerine çoğumuz tanıklık etmişizdir. Ancak güzün güzelliği yalnızca ağaçların yapraklarında, dağların yamaçlarında ve vadilerin renklerinde saklı değildir. Bilhassa kasım ayında bu renk şölenine bir de kış hazırlıklarının bereketi eklenir. Evlerin kilerlerine taşınan erzaklar, kurutulmuş sebzeler, dizilen biberler, elmalar, armutlar, cevizler ve kış boyunca sofraları süsleyecek nice nimet… Bütün bunlar da güz mevsiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Tabiat bir yandan renklerini toprağa bırakırken insan, yazdan ve sonbahardan devşirdiği bereketi evine taşır. Böylece güz, yalnızca bir vedanın değil, aynı zamanda emeğin, bereketin ve kışa hazırlanan hayatın mevsimi olur.
Hüzünle andığımız sonbaharın bereketini, bu hazırlıklarda ve kışlık ürünlerde daha yakından görürüz. Dalından toplanırken tanıklık edemediğimiz nice meyve ve nimet, şehirlerimizin dar sokaklarında, mahalle aralarında ya da seyyar satıcıların arabalarında karşımıza çıktığında içimizde nice hatırayı uyandırır. Hele bizim yaşlarımızdakiler için bu manzaraların kim bilir ne çok anlamı, ne çok hatırası vardır! Bir arabanın üzerinde sıralanmış narlar, kızıl renkleriyle göz alan elmalar, kış güneşinde kurutulmuş meyveler, ayvalar ve kestaneler… Her biri bizi çocukluğumuzun sokaklarına, annelerimizin kış hazırlıklarına, evlerimizin mis gibi kokan mutfaklarına götürür. Seyyar satıcının sesi bile bazen yılların ardından kulağımızda yeniden yankılanır. Bir an için zaman geriye sarılır; kendimizi çocukluğumuzun o dar sokaklarında, mevsimin bereketini seyrederek yürürken buluruz.
Sonbaharda böylesi düşüncelere kapılmak elbette tabiidir. Ne var ki bu ruh hâli, erkenden eve kapanmanın, kendimizi dış dünyadan soyutlamanın ya da yapmak istediklerimizi sürekli ertelemenin bahanesi hâline gelmemelidir. Güzün hüznüne kapılıp bir köşeye çekilmek yerine, hayatın bize sunduğu imkânların peşinden gitmek çok daha güzeldir. Çevremizdeki güzellikleri görmek, dostlarımızla bir araya gelmek, sokaklara çıkmak, bir ağacın altında soluklanmak, bir kahvenin sıcaklığında sohbet etmek… Kısacası hayatın akışına yeniden karışmak gerekir.
Sonbaharın hüzünlü melodilerine kendi neşemizden, dostluklarımızdan ve yaşama sevincimizden yeni ezgiler katabiliriz. Çünkü hayat, mevsimlerin değişmesini bekleyerek değil, her mevsimin sunduğu güzellikleri keşfederek yaşanır. Tabiat, yapraklarını dökerken bile bize güzelliğin başka bir yüzünü gösterir. Her mevsimin kendine özgü bir anlamı, her yaşın kendine özgü bir güzelliği vardır. Önemli olan, geçen zamanın ardından yalnızca kaybettiklerimize bakmak değil, hâlâ sahip olduklarımızın kıymetini de bilmektir.
Güz mevsiminin son günlerini hüzne teslim olmadan, hayatın ve tabiatın sunduğu güzellikleri fark ederek geçirmenin bir yolunu mutlaka bulmalıyız.