Boğazıma düğümlenen hasretti belki; bir ananın boğazından geçmeyen lokmaydı. Her defasında yuttuğunun gözlerine yaş olarak inmesiydi. Bir adım ötesi, el ayak çekilmiş kapı önü hatırası gibi ıssız; göz değmesi kadar yakındı gurbet.
Yâdımıza düşen uzun uzun kelimeler mi, bizden uzaklaşan çocukluğumuz mu, ne yana uyusak yürekte tüten memleketim mi? Şiirler boyu sevdiğim memleketim, seni hasretle öpüyorum. Az ötende olsam da burnumda tütenimsin. Annenin dizinin dibi gibi otursam, toprağında yalın yürek koşsa çocukluğum… Alıç kokan dağlarına eylül kuşları nasıl geldiyse bahar kuşları da konacak parmaklarımıza. Gözyaşı değmiş mektuplarda söylediğim gibi özlemle, hasretle ellerinden öperim, memleketim.
Hep uzak kalmak mıdır gurbet? Kendimize de hasret kalırız bazen. İçimizden uzak nerelere gitmişizdir… Başka hayatlara boyun eğip iç sesimize “Çıt çıkarma!” dediğimiz hiç olmadı mı? Başkalarının kıyafetini giyer gibi kendimize hasret, ne çok duygular giydik. Kim bilir kaç kez içimize sormadan “evet” dedik, kendi hayırlarımız varken. Yanlış evetler demek de içimizin gurbeti değil miydi? Kendimiz varken başka memleketler aramak gurbete düşmek midir?
Bizim hayırlarımız bir kaya parçası, bize gurbet olan evetler süslü elmaslar gibi değil miydi? Özümüzün hayırları kendi evimiz kadar rahat… Ah! Çokça başkalarının evetleriyle yaşamak zorunda kalmış hayatlar hep gurbette değil midir?
İçinize hasret kalmadan kendinize bir yolculuğa ne dersiniz? Özümüze dönmenin tam vakti. İki kirpik arası bir yolculuk kadar yakın kendimiz. Önce bir sarılın kendinize. İçinize attığınız ne kadar kederli duygunuz varsa kocaman bir silgi ile silin. Kendimiz olmaya ne çok ihtiyacımız var! Bir adım öteye gitsek gurbet. İçimiz ana vatanımızdır.
İçimizden gurbete düşmemek dileğiyle…