İnsanlığın binlerce yıllık ahlak mirasında öyle bir söz vardır ki ne zamana ne mekâna ne de herhangi bir dine sığar: “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma!” Kimin ilk söylediği bilinmez. Ancak bu söz, insan olmanın, insan kalmanın; vicdan sahibi olmanın ve ahlaklı yaşamanın en yalın tarifidir. Çünkü bu sözün özünde kişinin kendisini bir başkasının yerine koyması; onun duygu, düşünce ve davranışlarını anlayabilmesi gerçeği yatmaktadır.
“Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma!” evrensel bir düsturdur. Farklı inançlarda, farklı dillerde, farklı biçimlerde karşımıza çıkar. İslam Peygamberi Hz. Muhammed(s.a.s.): “Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz” buyurur. Bu hadis, inancın yalnızca ibadetle değil, insanın diğer insanlara karşı tutumuyla da ölçüldüğünü ortaya koyar. İncil'in Matta bölümü, “İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın” der. Yahudi geleneğinde, Talmud'un Şabat bölümünde, “Sana yapılmasını istemediğini, sen de başkasına yapma” anlayışı ahlakın temel ilkelerinden biri olarak yer alır. Konfüçyüs'e atfedilen bir sözde ise aynı düşünce: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.”, şekliyle hayat bulur. Hindu geleneği; insanın kendisi için istemediği bir davranışı başkasına uygulamamasını ahlakın temel ölçülerinden biri kabul eder.
Görüldüğü üzere; dillerde, dinlerde, kültürlerde ve medeniyetlerde farklı ifade edilen bu kavram: insanlığın vicdan terazisinde değişmiyor. Peki, bu kadar açık, bu kadar yalın ve bu kadar evrensel bir ahlak kuralını anlamak neden bu kadar zor? Ne demiş atalarımız: “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır!” Yani önce kendini sorgula! Başkasını yargılamadan önce kendi vicdanına bak! Kendine yapılmasını istemediğin bir kötülüğü başkasına reva görme! Ne yazık ki bugün insanın ve insanlığın yaşadığı ahlaki çöküşün temelinde bu bencillik yatıyor. Kendisine yapılan en küçük haksızlığa karşı dünyayı ayağa kaldıranlar, başkasının uğradığı büyük haksızlıklar karşısında susabiliyorsa, kendi hakkı söz konusu olduğunda adaletten dem vuruyor; ancak başkasının hakkı gasp edilirken susuyor ve adaleti hatırlamıyorsa o insanların oluşturduğu toplumda huzur olur mu? Kendi kapısına gelince adalet isteyenler, başkasının kapısına zulmün taşları döşenirken ses çıkarmıyor ve aynı havayı solumaya devam edebiliyorsa o iklimde adaletten bahsetmek mümkün mü? Kendi cebinden çıkan tek kuruşun hesabını yaparken başkasının milyonlarını harcamakta sakınca görmüyorsa, kendi evladına yapılmasını istemediği kötülüğü, başkasının evladına reva görebiliyorsa o toplumun ruhuna elveda demekten başka ne denilir ki…
Ahlak, yalnızca kendimize karşı gösterdiğimiz hassasiyet değildir. Ahlak, çıkarımızın olmadığı yerde de başkasının hakkını savunabilmektir. Vicdan, yalnızca canımız yandığında değil, başkasının canı yandığında da sızlayabilmelidir. Unutmayalım ki “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” ilkesi, sadece bir nezaket kuralı değil, insanlığın ortak vicdan sözleşmesidir.
Empati, insanı küçültmez, büyütür. Empati, hoşgörüyü, sevgiyi, merhameti besler; adaleti olması gereken yere oturtur. Empati; bencilliğin panzehri, zulmün karşısındaki en güçlü ahlaki kalkandır. İnsan olmak, yalnızca iki ayak üzerinde yürümek, konuşmak ve düşünmek; yemek, içmek değildir. İnsan olmak; başkasının acısını kendi yüreğinde hissedebilmek, başkasının hakkına kendi hakkı kadar değer verebilmektir.
Kendine hak gördüğünü başkasına çok görüyorsan, kendine adalet isterken başkasına zulmediyor veya yapılan zulme ses çıkaramıyorsan senin sorunun ahlakı bilmemek değil, bildiğin ahlakı işine geldiği gibi kullanmandır. Unutma ki insan olmanın, insanca yaşamanın ve insan kalmanın ölçüsü; kendimize nasıl davranılmasını istediğimiz değil, başkalarına nasıl davrandığımızdır.

Hadi ÖNAL/ 5 KASIM 2026/ ELAZIĞ