Tarih, bazen tozlu raflarda unutulmuş gibi duran ama zamanı geldiğinde bugüne ışık tutan en güçlü pusuladır. Coğrafyaların kaderi, insanların ortak hafızasıyla ve geçmişten bugüne kurulan manevi köprülerle yeniden yazılır.
Bu bağlamda, önümüzdeki günlerde Elazığ’da gerçekleştireceğimiz buluşma ve konferans, yalnızca yerel bir etkinlik olmanın ötesinde, Türk dünyasının köklerine ve geleceğine vurulmuş derin bir mühür niteliği taşımaktadır.
Bugün, Doğu Türkistan’da yaşayan soydaşlarımız ne yazık ki insanlık onurunu, kültürel kimliklerini ve en temel haklarını hedef alan ağır bir baskı ve esaret altında var olma mücadelesi veriyor. Yüzyıllardır Tanrı Dağları'nın eteklerinde medeniyetin, ticaretin ve irfanın beşiği olmuş o coğrafyada yaşanan acılar, kalbi bu milletle atan herkesin ortak sızısıdır. Ancak unutulmamalıdır ki; kökleri derinlerde olan milletler, tarihin hiçbir döneminde silinememiştir.
İşte tam da bu noktada, tarihin sayfalarını araladığımızda karşımıza çıkan muazzam bir gerçek, bugün ile geçmiş arasında kopmaz bir aidiyet bağı kurmaktadır: 14. Yüzyılda Anadolu’da Kurulan Uygur Kökenli Bir Devlet: Eretna.
İlhanlı Devleti’nin yıkılış sürecinde, 1335 yılında Sivas ve Kayseri merkezli olarak kurulan Eretna Beyliği'nin kurucusu Alaeddin Eretna, Uygur kökenli bir devlet adamıydı. Güçlü idaresi ve akıllı siyasetiyle Anadolu’nun dört bir yanını huzur ve imarla donatan Eretna Devleti, dönemin en büyük siyasi aktörlerinden biri haline gelmişti. Sınırları Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya uzanan bu güçlü Türk devletinin egemenlik sahası içinde, tarihin en kadim yerleşimlerinden biri olan Harput da yer alıyordu.
Bugün elimizdeki en somut tarihi delillerden biri olan Harput darplı Eretna sikkeleri, bu coğrafyanın Uygur kökenli bir idarenin ekonomik ve siyasi kalbi olduğunu açıkça belgeliyor. Harput’la ilgili yazılı kaynaklarda pek değinilmese de, Eretna Beyliği’nin Harput hâkimiyetini burada darp ettirdiği sikkelerden öğrenmekteyiz. Bu dönemde Harput’ta bir darphane kurulmuş olduğunu bu sayede biliyoruz. Gıyaseddîn Muhammed’in (1352-1365) ve ardılı Alaeddîn’in (1365-1380) Harput darplı gümüş sikkeleri mevcuttur.
Beyliğin hükümdarı Gıyaseddîn Muhammed Bey, 1364 yılında Dulgadıroğulları’na yenilerek bölgeyi terk etmiştir; ancak kendisinden sonra gelen Alaeddîn’in 1366 tarihli Harput darplı sikkesi bulunduğuna göre, Eretnalıların Harput’u kaybettikleri tarih kanaatimizce 1366’dan sonraki bir yıl olmalıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki, aynı dönemlerde Timurlu Devleti’nin de Harput darplı sikkesi olduğu bilinmektedir. Böylece 1335’ten Dulkadiroğulları’nın kuşatmasına kadar Harput, bu Türk devletinin en uç, en stratejik ve en kıymetli kalelerinden biri olarak ses vermiştir.
Yani Harput’un taşında, toprağında ve kalesinde Uygur Türklerinin aziz hatırası, emeği ve mührü vardır.
Bugün Elazığ’da Uygur Türklerini ağırlamak, dünün Eretna’sından bugünün Doğu Türkistan’ına uzanan o tarih zincirini yeniden parlatmak demektir. Geçmişte Anadolu’nun merkezinde devlet kuran, medeniyet inşa eden o kudretli irade ne kadar bizimse, bugün Doğu Türkistan’da zulme direnen mazlum soydaşlarımızın davası da o kadar bizim davamızdır.
Tarih bize gösteriyor ki; bizler sınırlarla ayrılmış olsak da ruhu, kültürü ve kaderi bir milletiz. Eretna'nın torunlarının kurduğu bu manevi köprü, Elazığ’dan yükselen bir sesle bir kez daha hatırlatacak ki: Ata yurdun sesi, Anadolu’nun kalbinde en gür şekilde yankılanmaya devam edecektir.
Harput’un aziz ikliminde buluşmak, tarihi hatırlamak ve geleceğe omuz omuza yürümek dileğiyle...