Bugün adliyelerin tozlu koridorlarında biriken binlerce dosyaya, mülakat kapılarında umudunu tüketen gençlerin çaresizliğine ve "arkası olanın" gemisini yürüttüğü o haksız rekabet düzenine bakarken kaçımız aynaya dönüp bakıp iç geçirmiyoruz ki!
Ekonomik sorunları sadece petrolün yükselişine, faiz artışlarına, enflasyon canavarına bağlayıp işin içinden sıyrılıyoruz. Peki, cüzdanlarımızdaki bu yangının asıl sebebinin sarsılan iş ahlakımız, yitirdiğimiz liyakat ve çöken kurumsal rasyonelliğimiz olduğunu neden itiraf edemiyoruz?
Alman sosyolog Max Weber, yüz yıl öncesinden bugünümüze adeta bir ayna tutarak toplumsal olayları tek bir nedene indirgeyemeyeceğimizi söyler. Kapitalizmin doğuşunu incelerken işin içine inançları, kültürü ve ahlakı yerleştirir. Ekonomi zihniyetten, zihniyet de ekonomiden bağımsız değildir. Bizim topraklarımızda ise ekonomiyi sadece "para ve mal akımı" olarak görmeyip, onun ahlaki ve kültürel kodlarını çözen devasa bir dehamız, Sayın Hocamız Sabri Ülgener vardı. Ülgener Hoca, Weber’in izinden giderek gözümüzü Anadolu’nun kalbine, yani fütüvvet ve Ahilik teşkilatına çevirir.Tarih sahnesinde Harput’ta 48 farklı iş alanını tek bir ahlak çatısı altında toplayan Ahi Musa’nın ve Arslanlı Medresesi’nin mirası, ilk dönemlerinde muazzam bir "işi vazife bilme" ahlakına dayanıyordu. Tıpkı Melamilik geleneğinde olduğu gibi; akşama kadar halkın beğendiği temiz bir işle meşgul olup, sabaha kadar da Hakk’ın rızasını arayan, üretimi ve alın terini kutsayan rasyonel bir zihniyetti bu. Kazanç arzusu başıboş değil, ahlakla dizginlenmişti.
Biz ne zaman ki o saf, dürüst ve liyakatli Ahilik ahlakını kaybettik; işte o zaman çözülme başladı. Osmanlı’nın son dönemlerine doğru, kurumsallaşan o güzelim teşkilatlar rasyonelliğini yitirdi. Din ve tasavvuf, üretimi kamçılayan bir ahlak olmaktan çıkarılıp üst tabakanın lüksünü, şatafatını, haksız kazancını ve harcama hırsını meşrulaştıran bir "kılıf" haline dönüştürüldü. Alt tabakanın üzerine ağır yükler bindirilirken, onlara "bir hırka bir lokma" felsefesiyle sabır telkin edildi. Tıpkı Batı dünyasında zenginleşen kiliselerin dini kendi servetlerine alet edip kapitalizmin vahşi çehresine bürünmesi gibi, bizde de iktisadi zihniyet yozlaştı. Tanzimat sonrası vuku bulan o büyük ekonomik ve sosyal çöküş, işte bu ahlaki çürümenin eseriydi.
Bugün Türkiye’nin sokaklarında, piyasalarında gördüğümüz o rüşvet çarkları, adam kayırmacılık ve iş hayatındaki müzmin verimsizlik; aslında Osmanlı’nın son döneminde başlayan o zihniyet kırılmasının günümüze sarkan tortularıdır. Gücü ve serveti eline geçirenin kendi hırsını "meşru" görüp, dürüst vatandaşa "kanaat" pazarladığı bir düzende ne iş ahlakı kalır ne de bereket.
Çözüm reçetemiz ise Weber’in teoride anlattığı o "Yasal-Rasyonel" kuralları, o ilk dönem saf Ahi ahlakıyla yeniden buluşturmaktır. Kişilere, akrabalık bağlarına, tarafgirliğe dayalı o ilkel anlayış tamamen bitirilmelidir. Kamu ihaleleri şeffaflaşmalı, mülakat garabetine son verilip liyakat tek ölçüt kılınmalıdır. En önemlisi de hukuk; güçlüye, zengine veya arkası olana başka, sokaktaki masum vatandaşa başka işlememelidir.
Ankara’nın bürokratik koridorlarından Elazığ’ın sokaklarına kadar, bu ülkenin her bir evladının "Bu devlet beni koruyor, bu sistem emeğime değer veriyor" diyebileceği o büyük toplumsal barış ve iktisadi ahlak sözleşmesini yeniden imzalamalıyız.
Üst tabakanın hırslarının meşrulaştığı değil, alın terinin kutsandığı bir Türkiye’yi inşa etmek zorundayız.Unutmayalım; ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir, bir insan davranışıdır. Ve biz rasyonel aklı kuşanıp adaleti tüm topluma yaymadıkça, market raflarında da devlet dairelerinde de adalet aramaya daha çok devam ederiz.
Hayırlı haftalar dilerim.