BİR SALA Kİ HARPUT KOKAR
Geçtiğimiz günlerde minarelerden yükselen o tanıdık sesi dinlerken bir kez daha düşündüm: Elazığ’da okunan sala neden başka şehirlerde duyduklarımıza benzemez? Neden daha ilk nağmesinde Harput’u hatırlatır?
Çünkü bu şehirde sala yalnızca okunmaz. Asırların biriktirdiği musikî mirasıyla icra edilir.
Bazı sesler vardır...
Duyduğunuz anda nerede olduğunuzu hatırlarsınız. Bir şehrin taşını, toprağını, insanını ve tarihini aynı anda hissedersiniz.
Elazığ için bu seslerden biri hiç şüphesiz Harput Selası’dır.
Anadolu’nun pek çok yerinde sala okunur. Ancak Elazığ semalarında yükselen o ses, yalnızca dinî bir metnin seslendirilmesi değildir. İçinde Harput’un kültürü, musikî anlayışı ve manevi iklimi vardır. Bu nedenle Elazığ’ın salası daha ilk nağmesinden kendisini belli eder.
Çünkü o sesin içinde Harput vardır.
Taş vardır.
Minare vardır.
Kürsübaşı vardır.
Gazel vardır.
Hoyrat vardır.
Yüzyılların süzgecinden geçerek bugüne ulaşmış büyük bir musikî hafızası vardır.
Harput musikisi, Türk musikisinin özgün kültür havzalarından biridir. Klasik Türk musikisinin makam anlayışıyla halk musikisinin samimi ve içten söyleyişini aynı potada buluşturur. Kendine özgü makamları, seyir özellikleri ve icra tavrıyla ayrı bir dünya kurar.
Bu kültür yalnızca türkülerde, gazellerde ve hoyratlarda yaşamamıştır. Harput’ta yetişen hafızlar, müezzinler ve musikişinaslar aynı estetik anlayışı dinî musikiye de taşımıştır. Ezanlar, mevlitler ve salalar, Harput’un sesinden ve tavrından payını almıştır.
Harput Selası’nın sırrı da tam burada saklıdır.
Bu sala yalnızca okunmaz.
İcra edilir.
Hissedilir.
Yaşatılır.
Harput Selası’nın nağmelerinde Saba makamının hüznünü, yakarışını ve derinliğini hissedersiniz. Dinleyen insan makamın adını bilmeyebilir. Ancak sesin içindeki mahzunluğu, vakarı ve teslimiyeti mutlaka fark eder. Kelimeler makamla işlenir; uzatmalar, inişler ve çıkışlar dinleyenin gönlünde başka bir kapı açar.
Çünkü musikîde mesele yalnızca doğru notaya basmak değildir.
Mesele tavırdır.
Mesele nefestedir.
Mesele hançeredir.
Mesele hissiyattır.
Ve en önemlisi, mesele o kültüre ait olmaktır.
Eskiden Harput’ta musikî, hayatın kenarında duran bir eğlence değildi. Hayatın kendisiydi. Kış gecelerinde kürsübaşlarında, yaz akşamlarında bağlarda ve bahçelerde gazeller okunur, hoyratlar söylenirdi. Makamdan makama geçilir, eserler belirli bir gelenek ve disiplin içinde icra edilirdi.
Musikî çoğu zaman notadan önce kulaktan öğrenilirdi.
Bir usta söylerdi.
Çırak dinlerdi.
Bir nağme yıllarca hafızada taşınırdı.
Bir makam, kitapta yazan birkaç satır olmaktan çıkar; insanın sesine, nefesine ve gönlüne yerleşirdi.
Harput Selası da bu büyük mirasın minarelerden yükselen yüzüdür. Bir yanında dinî musikî, diğer yanında Harput’un kendine özgü tavrı vardır. Bu iki unsurun buluştuğu yerde, insanın içine işleyen ve kolay kolay unutulmayan bir ses ortaya çıkar.
Elazığ’da sala duyulduğunda şehir kısa bir süreliğine yavaşlar. Sokaktaki adımlar ağırlaşır, sohbetler durulur, insanlar kulak kesilir. Kimi dua eder, kimi uzaklara dalar, kimi de çocukluğundan kalan bir hatırayı yeniden yaşar.
O birkaç dakikanın içinde yalnızca bir müezzinin sesi duyulmaz.
Eski Harput’un taş duvarları konuşur.
Ulu Cami’nin gölgesinden bir seda yükselir.
Sarahatun’un avlusundan, Ağa Camii’nin çevresinden ve geçmiş zamanların minarelerinden bugüne ulaşan bir nağme duyulur.
Bir makam konuşur.
Bir gelenek konuşur.
Bir şehir konuşur.
Elazığ konuşur.
İşte bu yüzden Harput Selası’nı yalnızca bir dinî merasim unsuru olarak görmek eksik kalır. O, aynı zamanda Elazığ’ın ses hafızasıdır. Şehrin kültürel kimliğini taşıyan ve geçmişle bugün arasında bağ kuran önemli bir mirastır.
Nasıl ki bir hoyratı Harput tavrından, bir gazeli onun musikî ikliminden ayrı düşünemiyorsak Harput Selası’nı da Elazığ’ın kültürel kimliğinden bağımsız değerlendiremeyiz.
Aynı notalar başka bir yerde de okunabilir. Aynı makam başka bir sesle de icra edilebilir. Fakat aynı duygunun ortaya çıkması kolay değildir. Çünkü Harput Selası’nı farklı kılan yalnızca musikî bilgisi değildir. Onu farklı kılan, nesiller boyunca aktarılan yöresel tavır ve bu tavrın ardındaki kültürel hafızadır.
Bugün üzerinde durmamız gereken asıl mesele de budur.
Bu sesi gelecek nesiller duyabilecek mi?
Gelenek kendiliğinden yaşamaz. Birileri öğrenir, birileri öğretir. Birileri okur, birileri dinler. En önemlisi de birileri sahip çıkar.
Ne yazık ki Harput Selası’nı yöresel tavrıyla bilen ve hakkıyla icra edenlerin sayısı giderek azalıyor. Oysa bir makamın unutulması, yalnızca birkaç notanın kaybolması değildir. Bir şehrin sesinin eksilmesidir. Kültürel hafızadan bir sayfanın sessizce koparılmasıdır.
Kültürler her zaman bir anda yok olmaz.
Önce bilenler azalır.
Sonra söyleyenler azalır.
Ardından dinleyenler azalır.
En sonunda da hatırlayan kimse kalmaz.
Bunun için Harput Selası’nı bilen ustaların icraları kayıt altına alınmalıdır. Sala makamının seyri, yöresel tavrı ve okuyuş özellikleri ciddi biçimde araştırılmalıdır. Genç hafızlara, müezzinlere ve din görevlilerine bu mirası öğrenebilecekleri imkânlar sunulmalıdır.
Çünkü Harput musikisi, arşiv raflarında saklanacak veya müzelerde sergilenecek bir eşya değildir.
Yaşaması gerekir.
Duyulması gerekir.
Yeni neslin kulağına ve gönlüne ulaşması gerekir.
Bizim görevimiz yalnızca geçmişi hatırlamak değil, onu geleceğe taşımaktır. Harput’un taşına ve tarihî yapılarına gösterdiğimiz hassasiyeti, onun sesine ve musikî mirasına da göstermeliyiz.
Çünkü Harput’un taşı da mirastır, türküsü de...
Hoyratı da mirastır, gazeli de...
Kürsübaşı da mirastır, divanı da...
Minarelerden yükselen o kendine mahsus sala sesi de...
Bugün Harput’un taşlarına baktığımızda geçmişi görürüz. Eski konaklara ve sararmış fotoğraflara baktığımızda geçmişin izlerini fark ederiz.
Fakat bir Harput Selası duyduğumuzda geçmişi yalnızca görmeyiz.
Geçmişi duyarız.
Bir şehir düşünün...
Yüzyıllardır konuşuyor.
Ama kelimelerle değil, nağmelerle.
İşte o şehir Elazığ’dır.
İşte o ses Harput’tur.
Ve o sala...
Harput’un göğe yükselen sesidir.