Kürsü Başında Kalan Medeniyet: Harput’un Ruhu ve Bugüne Dair Bir İsyan

Modern dünya bize pek çok konfor sundu; evlerimizi en gelişmiş sistemlerle ısıtıyor, "sosyal medya" denilen platformlarda binlerce insanla güya iletişim kuruyoruz. Ancak itiraf edelim: Evlerimiz hiç olmadığı kadar sıcak ama ruhlarımız hiç olmadığı kadar buz kesmiş durumda. Akıllı telefon ekranlarının soğuk ışığı altında, aynı odada bile birbirine yabancılaşan bireylere dönüştü insanlık.

Oysa çok değil, bir asır önce bu toprakların insanları ısınmak için sadece oduna, kömüre değil; birbirlerinin muhabbetine sığınırlardı. Bir zamanlar Harput evlerinde akşam olunca sadece soba yanmazdı… Muhabbet yanardı, söz yanardı, türkü yanardı. İşte bu yanışın ve sığınışın Elazığ’daki adı; Kürsü Başı’ydı.

Bugün birçok kişi kürsü başını yalnızca sıra gecesi benzeri bir eğlence, turistik bir sahne şovu zannediyor. Büyük bir yanılgı… Oysa kürsü başı; Elazığ’ın yalnızca bir geleneksel oturma biçimi değil, aynı zamanda bir irfan mektebiydi. Büyüklerin küçüklere hayatı, adabımuaşereti anlattığı, edebin ve terbiyenin nesilden nesile aktarıldığı bir "Harput Akademisi"ydi. Kürsü başı; Harput musikisinin ruhudur. Çaydan yükselen buharla birlikte yükselen sohbetin, birlikteliğin, paylaşımın ve aynı türküde birleşen gönüllerin adıdır.

Harput’un o meşhur, adamı donduran sert kış gecelerinde evlerin ortasına kurulan o kürsünün altında ayaklar ısınırken; yukarıda yükselen Harput divanları, yürekleri delen hoyratlar ruhları köz gibi parlatırdı. Orciklerin, pestillerin ve badem içlerinin tatlandırdığı o meclislerde kimse birbirinin sözünü kesmezdi. Büyük konuşurken küçüğün susmayı öğrendiği, türkü söylemek kadar dinlemenin de kıymet olduğu bir edepti. Orada "klavye delikanlılığına", dedikoduya ve riyaya yer yoktu; telefona değil, insanın insana baktığı zamanlardı.

Harput musikisinin derinliği de işte biraz buradan gelir. Çünkü o türküler stüdyolarda değil, hayatın tam ortasında, o kürsü başlarında doğdu. Acının, gurbetin, sevdanın ve vakarın içinden süzüldü.

Ancak ne yazık ki bu köklü ruh, bugün ekranlarda zaman zaman büyük bir yozlaşmayla karşı karşıya kalıyor. Geçtiğimiz günlerde halka açık bir şekilde gerçekleşen ve iki yerel kanalın ortak canlı yayınla ekrana getirdiği Harput’taki "Elazığ Kürsübaşı" programı, bunun en acı örneği oldu. Hemşerimiz değerli bir sanatçının konuk olduğu programın adı Elazığ Kürsübaşı'ydı, ancak gecede neredeyse tamamen Urfa türküleri okundu.

Harput’un taşlarında Urfa’nın ezgileri, kürsübaşının ruhuna ters düşmüş gibi duruyor. Urfa’nın müziği başımızın tacı elbette; her yörenin kültürü kıymetlidir. Ancak kürsübaşında Urfa’nın ne işi var? Sahnenin adı ve ruhu ile çalınan ezgiler arasındaki bu uyumsuzluk, büyük bir kimlik karmaşası yarattı ve bölgenin kültürel kimliğine dair ciddi bir soru işareti bıraktı. Kendi evimizde, kendi kültürümüzü yaşatmamız gereken bu platformda Elazığ'ın sesi, kendi ezgileriyle konuşmalı; kürsübaşı'nda başka bir şehrin türküleri değil, kendi tarihinin yankısı olmalı. Sanatçılarımızdan ricamız; kürsübaşı adıyla ekrana çıkan bir programda önceliğin Harput ve Elazığ müziklerine verilmesidir.

2010 yılında UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası listesine girerek dünya çapında tescillenen bu gelenek, aslında Elazığ’ımızın geleceğe uzanan en güçlü markası ve dünyaya açılan en vizyoner kapısıdır. Bugün dünyada "deneyim turizmi" denilen anlayışın aradığı sahici hikayeler tam da bu topraklardadır.

“Ah o eski geceler” demek kolay… Asıl mesele o ruhu yaşatabilmek. Elazığ’ın kültürel hafızasını korumak istiyorsak sadece türkülerimizi değil, o türkülerin doğduğu meclisleri de yaşatmak zorundayız. Çünkü kürsü başı kaybolursa sadece bir gelenek değil, bir medeniyet dili de kaybolur.

Bir şehrin gerçek zenginliği beton binaları değil, yaşattığı kültürüdür. Harput’u Harput yapan da tam olarak budur: Kürsü başında bir araya gelen gönüller… Evlerimizdeki akıllı telefonları bir an olsun kenara bırakıp, ailece ve dostça bir masanın etrafında göz göze, diz dize gelebildiğimiz gün; aslında kendi içimizdeki kürsü başını yeniden kurmuş olacağız. Kültürümüze ve müziğimize sahip çıkalım! Bu köklü meşaleyi söndürmeden geleceğe taşımak, bu şehre ve bu asil kültüre olan en büyük vefa borcumuzdur.