Ahmet Uygur’un yaşı bizden daha küçük olduğunu biliyorum. Çocukluk yıllarından itibaren spora olan düşkünlüğünü ve bunun arkasındaki duyguyu da çok iyi hatırlıyorum. Bir gün, “Öyle bir spor dalı seçeceğim ki bütün düşmanlarımı alt edeceğim.” diyerek boksa yönelmişti. Bu söz, onun spora bakışındaki farklılığı ve karakterindeki mücadeleci ruhu daha o yaşlarda ortaya koyuyordu.
Boksu seçti ve bu alanda büyük başarılar elde ederek Boks Millî Takımı Başantrenörlüğüne kadar yükseldi. Avrupa şampiyonları, dünya dereceleri ve olimpiyatlarda mücadele eden başarılı boksörler yetiştirdi. Hatta dünya boksunun efsane ismi Muhammed Ali ile aynı ortamı paylaşmanın heyecanını da yaşadı.
Onun boksa olan ilgisinin yalnızca spora duyduğu meraktan kaynaklanmadığına; millî duygularının galebe çalmasının da bunda önemli bir rol oynadığına inanıyorum. Sonraki zamanlarda boksla ilgilenirken ben de basketbola merak sarmıştım. Bana kızar, hatta bunu yüzüme karşı açıkça söylerdi. Benim de boksla ilgilenmemi isterdi. O dönemde boks, yalnızca bir spor dalı olarak değil, aynı zamanda millî gücün ve kudretin bir göstergesi olarak da görülüyordu.
Fakat zaman geçti; gençlik yıllarının heyecanları, tartışmaları ve tutkuları geride kaldı. Geride kalmayan ise içimizde gelişip büyüyen Harput irfanının izleriydi. Gençlik yıllarındaki mücadele ruhu ve millî heyecan da zamanla başka bir biçim kazanarak içimizdeki Harput irfanıyla daha derin bir anlam buldu. Ahmet’in şahsında bu irfan, yıllar içinde daha da belirginleşti; yalnızca bir duygu veya hatıra olarak kalmayıp hayatının farklı dönemlerinde kendisini gösteren bir anlayışa dönüştü. Bu bakımdan, onun bugün Kıbrıs’ta üstlendiği büyük sorumluluğu, çocukluk yıllarındaki o mücadele ruhundan ve içimizde büyüyüp gelişen Harput irfanından ayrı düşünmek mümkün değildir.
Ahmet Uygur’u boks da tam anlamıyla tatmin etmemiş olacak ki bugün yetmişli yaşlarına yaklaşmış olmasına rağmen aynı mücadele heyecanını başka bir alanda, Kıbrıs’ta bir Şehit ağabeyi Top. Teğmen Mustafa Uygur adına cami yaptırarak sürdürüyor. Millî ruhu bayrak gibi en yükseğe taşımak, ağabeyinden kendisine miras olarak gördüğünü anlamak zor değildir.
Aslında Harput toprağından yetişen insanların millî duygularının güçlü olması hiç de şaşırtıcı değildir. Harput ve çevresinde yüzyıllar boyunca oluşan irfan, Horasan erenlerinin manevi iklimi ve bu toprakların tarih boyunca taşıdığı kültürel birikim, insanlarının ruhuna ister istemez bir vatan ve millet şuuru nakşetmiştir. Bu duyguya sahip olmak, Harput’un mayasıyla yoğrulmuş insanlar için son derece tabiidir.
Fakat Ahmet Uygur’un bu duyguyu daha belirgin bir vasıf hâline getirmesinin çok özel bir sebebi olduğunu son zamanlarda öğrendim. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunu öğrendiğimde kendime de kızdım:
“Ben bu meseleyi bugüne kadar nasıl bilmiyordum?”
Ancak geriye dönmenin ne anlamı vardır ne de faydası. Önemli olan, geç de olsa gerçeği öğrenmek ve o gerçeğin taşıdığı anlamı gelecek nesillere aktarabilmektir.
Ahmet Uygur, ömrü boyunca ailesinden ve özellikle ağabeyinden devraldığı değerleri, kendi biriktirdikleriyle birlikte bugün Kıbrıs’ta bir cami yaptırarak âdeta bir zirveye taşıyor. Tarlasını, arsasını veya yıllar boyunca biriktirdiklerini satarak bir cami yaptırmak kolay bir iş değildir. Hele Türkiye’de de cami yaptırmak mümkünken, “Neden Kıbrıs?” sorusu ister istemez insanın aklına geliyor.
Elbette bunun bir hikâyesi var.
Hikâye Top. Teğmen Mustafa Uygur ile başlıyor.
Kıbrıs Harekâtı sırasında Beşparmak Dağları’na Türk bayrağını ilk diken, bütün ikazlara rağmen düşman mevzilerine hücum eden ve düşman hatlarını yararak ilerlerken pusuya düşürülüp şehit edilen Harput evladı Top. Teğmen Mustafa Uygur, Ahmet Uygur’un ağabeyidir.
Top. Teğmen Mustafa Uygur, yalnızca bir asker olarak değil, vatan uğruna gözünü kırpmadan ölüme yürüyen bir kahraman olarak tarihe geçmiştir. Beşparmak Dağları’nda Türk bayrağını yükseltirken ardında bıraktığı iz, bir insanın ömrüne sığmayacak kadar büyük bir fedakârlığın izidir. O dağlarda Türk kanı sebil gibi akmış, her tepe, her kaya parçası şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuştur. Beşparmak Dağları’ndaki mücadelenin kazanılması, işte bu fedakârlıkların, bu gözü kara cesaretin ve toprağa düşen nice vatan evladının kanı pahasına mümkün olmuştur.
Top. Teğmen Mustafa Uygur da o büyük mücadelenin içinde, bayrağı en öne taşıyanlardan biri olarak şehadete yürümüştür. Onun hikâyesi, yalnızca bir şehidin hayat hikâyesi değildir; bir milletin evlatlarının vatan için neleri göze aldığının, bayrağın hangi bedeller ödenerek dalgalandığının destansı bir hatırasıdır.
Gösterdiği bu büyük kahramanlığı maalesef çok az insan biliyor. Şimdi bir soru sormanın zamanıdır.
Kahramanlarını tanımayan bir milletin sağlıklı bir geleceği olabilir mi?
Daha da önemlisi, Türk bayrağını Beşparmak Dağları’na ilk diken Mustafa Uygur, kendi memleketi Elâzığ’da gerektiği ölçüde karşılık bulmuş mudur?
Cevabını okuyucuya bırakıyorum.
Ahmet Uygur, her ne kadar ağabeyinin hatırasına bir cami yaptırmanın sorumluluğunu taşıyor olsa da onun asıl maksadının çok daha büyük olduğuna inanıyorum. O, ağabeyinin şahsında millî heyecanın, vatan sevgisinin ve millet olma şuurunun gelecek kuşaklarda da yaşamasını istiyor.
Yaptırdığı caminin taşlarında yalnızca bir ibadethanenin değil; aynı zamanda bir hatıranın, bir vefa borcunun, bir şehide duyulan minnetin ve bir millî gururun yükseldiğini görüyorum.
Ahmet Uygur ne kendisinden ne de ağabeyinden söz etmeyi sever. Mütevazıdır. Fakat bazı hayatlar vardır ki sahibi onları anlatmasa da yaptıkları ve geride bıraktıkları eserler onları anlatır. Top. Teğmen Mustafa Uygur artık Türk milletinin şehididir.
Kıbrıs denildiğinde Türkiye’nin hafızasında yalnızca bir ada değil, aynı zamanda büyük acılar ve kahramanlıklar belirir. “Kanlı Noel” denildiğinde akla gelen en acı hatıralardan biri de İlhan ailesinin şehadeti ve Nihat İlhan’ın yaşadığı büyük trajedidir. Elâzığ’da bugün “Şehit İlhanlar Caddesi” adının yaşatılması da bu hatıranın şehir hafızasındaki karşılığıdır.
O günleri çok iyi hatırlıyorum. Eşi ve çocukları şehit edilen dönemin Tabip Binbaşısı Nihat İlhan, daha sonra generalliğe kadar yükselmiş ve Elâzığ Askerî Hastanesi’nde başhekimlik yapmıştı. Kendisiyle o yıllarda tanışmış, onda son derece güçlü ve şuurlu bir vatanseverlik görmüştüm.
Bugün Ahmet Uygur’da gördüğüm aynı şuur, bana yıllar önce tanıdığım Harput irfanı ile yüreği mayalanan Nihat İlhan’ı hatırlattı.
Burada insanın zihninde başka bir soru daha beliriyor:
İlhan ailesinin acısını hatırlayan bir şehir, Beşparmak Dağları’na Türk bayrağını ilk diken ve orada şehit düşen Mustafa Uygur’un hatırasını yeterince yaşatıyor mu?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Ahmet Uygur için değil, hepimiz için önemlidir.
Çünkü bir milletin hafızası yalnızca büyük meydanlarda yazılan tarihten oluşmaz. Bazen bir insanın hayatı, bir şehidin son nefesi, bir ailenin yaşadığı acı ve yıllar sonra ortaya konulan bir vefa eseri, o milletin hafızasının en önemli parçalarından biri olur.
Ahmet Uygur’un bugün yaptığı da tam olarak budur.
Yüreğinde taşıdığı vatan sevgisini, ihtiyaç olduğuna inandığı bir camiyle Kıbrıs’ta somutlaştırıyor. Girne’de, şehitliğin yanında yükselen sekizgen planlı, çift kubbeli bu yapı onun için yalnızca bir cami değildir. Bu yapı; bir ağabeyin hatırasına, bir şehidin ruhuna, Harput irfanının Girne’de yükselmesine, Kıbrıs’ta verilmiş mücadelenin anlamına ve Harput’tan taşınan millî bir mirasa adanmış bir vefa eseridir.
Caminin sekizgen planı, ilk bakışta bulunduğu mekân ve ihtiyaçlar düşünülerek tercih edilmiş bir mimari çözüm gibi görünse de yapının mimari anlayışında bu planın, Kur’an-ı Kerim’deki Hâkka Suresi’nin 17. ayetinde geçen “Melekler ise onun çevresi üzerindedir. O gün Rabbinin Arş’ını, onların üstünde sekiz taşıyıcı taşır.” ifadesiyle ilişkilendirildiği anlaşılmaktadır. Böylece sekizgen plan, yalnızca mimari ve estetik bir tercih olmaktan çıkarak yapıya manevi ve sembolik bir anlam da kazandırmaktadır.
Ahmet Uygur’un caminin yapımı sırasında yaşadığı sıkıntıların ve karşılaştığı zorlukların neler olduğunu düşünmek hiç de zor değildir. Özellikle gazino, otel, kumar ve benzeri işlerin daha revaçta olduğu bir dönemde, böylesine bir hayır eserini Kıbrıs’ta hayata geçirmek isteyen Ahmet Uygur’un karşısına ne tür engeller çıktığını tahmin edebiliyorum.
Böyle bir ortamda cami inşa etmek yalnızca maddi imkân meselesi değildir. Bunun için irade, sabır, kararlılık ve bütün bunların ötesinde sağlam bir inanç gerekir.
Üstelik kısıtlı imkânlarla, hatta zaman zaman imkânsızlıklarla mücadele ederek; inşaat için gerekli malzemelerin ve ihtiyaçların büyük bölümünü Kıbrıs dışından temin ederek böyle bir yapıyı ortaya çıkarmanın ne kadar zor olduğunu tahmin etmek hiç de güç değildir.
Bütün bu zorluklara rağmen hâlâ hayırsever, millî duyguları güçlü ve elini taşın altına koymaktan çekinmeyen insanların var olduğunu görmek, insanın geleceğe dair ümidini de canlı tutuyor.
Ahmet Uygur’un şahsında gördüğümüz bu gayret, yalnızca bir kişinin fedakârlığı değildir. Aynı zamanda milletimizin kadim hayır geleneğinin, vefa duygusunun ve millî hassasiyetinin bugün de yaşadığının önemli bir göstergesidir.
Neyse ki Girne’de, şehitliğin hemen yanında yükselen ve bulunduğu mekâna olduğu kadar ziyaretçilere de büyük kolaylıklar sağlayacak olan bu güzel yapı artık son merhaleye gelmiş bulunuyor.
Bir ibadethanenin ötesinde, şehitlerimizin hatırasına duyulan vefanın da bir sembolü olacak bu eserin tamamlanması için artık son dokunuşlara ihtiyaç var.
Belki de bu yazının asıl maksadı tam burada ortaya çıkıyor.
“Benim de burada bir tuğlam olsun.” diyebilecek babayiğitlerin, hayırseverlerin ve gönlü bu millî davaya açık insanların ortaya çıkacağına inanıyorum.
Aslında Ahmet Uygur’un bu aşamadan sonra böyle bir çağrıya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Ancak hayra ortak olmak isteyenlerin önünü kesmeyeceğini, gönüllerindeki bu isteğe de saygı göstereceğini biliyorum. Böyle bir eserin tamamlanmasına katkıda bulunmak, aynı duygularda gönülleri buluşan insanların müşterek sevinci olacaktır.
Belki bir gün bu caminin duvarlarına bakarken orada Mustafa Uygur’un hatırasını, Ahmet Uygur’un yıllar süren mücadelesini ve bu esere katkıda bulunan insanların dualarını birlikte göreceğiz.
Ahmet Uygur, çocukluğunda “Bütün düşmanlarımı alt edeceğim.” diyerek boksu seçen, gençliğinde ringlerde mücadele eden bir Harput irfanının evladıdır.
Bugün ise aynı mücadele ruhunu, gönül dünyasındaki vatan ve millet sevgisini dışa vuran manevi bir mekânın inşasında sürdürüyor.
Yıllar önce Avrupa, dünya ve olimpiyat şampiyonalarında mücadele eden boksörleri, ringlerin köşesinde Baş antrenör olarak yetiştirirken gösterdiği mücadele azmini bugün başka bir sahada görüyoruz. O gün şampiyonlar yetiştirmek için ringin köşesindeydi; bugün ise ilâhî emre itaatin ve vefanın bir sembolü olarak yükselen bu sekizgen caminin başında, yılların biriktirdiği enerjisini ve heyecanını bir hayır eserine dönüştürüyor.
O gün rakipleriyle ringde mücadele ediyordu; bugün ise zamanla, imkânsızlıklarla ve unutulmaya yüz tutan hatıralarla mücadele ediyor.
Gönlünde taşıdığı amacın gerçekleşmesi için ağabeyi Şehit Top. Teğmen Mustafa Uygur’un hatırasını yaşatıyor ve bu mücadeleyi bir ibadethane, bir vefa eseri ve bir millî hafıza mekânı hâline getiriyor.
Bir şehidin hatırasını yaşatmak, Kıbrıs’ta Türk varlığının ve millî hafızanın izlerini geleceğe taşımak ve Harput’tan aldığı vatan sevgisini bir hayır eseriyle gelecek nesillere emanet etmek...
Ahmet Uygur’un bugün yaptığı mücadelenin özünde işte bu duygu vardır.
Bu bakımdan Girne’de şehitliğin yanı başında yükselen cami, yalnızca ibadet edilecek bir mekân değil; vefanın, kardeşliğin, şehitlere duyulan minnetin ve millî hafızanın taşlara işlenmiş hâlidir.
Ahmet Uygur belki kendisinden söz etmeyecek, yaptığı iyilikleri anlatmayacak. Fakat bazı insanlar vardır ki yaptıkları eserler onların yerine konuşur.
Ahmet Uygur’un Kıbrıs’ta yükselttiği bu cami de yıllar sonra onun adına söylenebilecek en anlamlı cümleyi şimdiden söylüyor:
“Unutmadım, unutturmayacağım.”
Şimdi yapılması gereken, bu vefa eserinin sonuna kadar yanında olmaktır. Girne’de şehitliğin yanı başında yükselen bu camide böyle gönüllerin izinin bulunması ise eserin en büyük zenginliği olacaktır.
Çünkü bazı eserler yalnızca taş ve harçtan meydana gelmez. Onların içinde bir şehidin hatırası, bir kardeşin vefası, bir milletin duası ve gelecek nesillere bırakılan bir emanet vardır.
Yıllar sonra bu camiye giren bir mümin, bir şehidin hatırasını, bir kardeşin vefasını ve bir milletin vefasını görecektir. O zaman Ahmet Uygur’un mücadelesi gerçek anlamına ulaşmış olacaktır.