SESSİZLERİN BAHÇESİ

Yolun başında, geride bıraktığımız her anı, her hatırayı sırtımıza yüklenmiş ağır bir yük gibi hissederek adımlarımızı attık. Fatih’in huzuruna doğru yürürken, taşıdığımız yükün artık yalnızca geçmişin yükü olmadığını; kendi hafızamızın da ağırlaşmaya başladığını hissediyorduk.

Fatih Camii’nin avlusuna, kıbleye yönelen mermer döşeli zemine adımlarımızı attığımızda, yükümüzün hafiflediğini, sanki başka bir dünyada gözümüzü açtığımızı hissettik. Sırtımızdaki ağır yükü bir anlığına unuttuk. Çocukların kahkahaları, tekerlekli ayakkabılarının mermerler üzerinde sessizce kayışıyla birleşiyor, avlu bir neşe şelalesine dönüşüyordu. Ailelerin banklarda oturmuş, dinginleşmiş yüzleri ise bu neşeyi sükûnetle tamamlıyordu.

Namaza henüz vakit vardı. Avlu, huzurun ve dinginliğin içine çekilmiş, sakin ve vakur bir bekleyiş içindeydi. Fakat avlunun dışına doğru uzanan sesler, başka bir dünyanın kapısını aralıyordu. Tatlıcıların çağrıları, çay ocaklarından yükselen buhar, küçük dükkânların telaşı ve hediyelik eşya tezgâhlarının renkli kalabalığı birbirine karışıyordu. Arapça konuşmalar, satıcıların sesleri, dükkânların önünde bekleyen aileler, kılıkları ve kıyafetleriyle bize yabancı gelen kalabalıklar, dilenenler, çocuklarının peşinden koşanlar, Şam tatlısı satan dükkânların önünde bekleşenler… Bütün bu görüntüler, sanki başka bir dünyanın habercisi gibiydi.

İstanbul’un bildiğimiz yüzüne, başka diyarlardan taşınmış bir çarşı uğultusu eklenmişti. Çevredeki esnafın dükkân kapılarından yükselen sesler, sokağın havasına eski Şam’ı taşıyordu. Sanki eski Şam çarşılarından kopup gelen sesler, İstanbul’un taşlarına sinmiş; yüzyılların içinden geçerek Fatih’in avlusunun çevresinde yeniden hayat bulmuştu.

Tatlıcılar, çaycılar, marketler ve hediyelik eşya satan dükkânlar, Türk esnafının alışkanlığını, işini ve dükkân kültürünü öylesine derinden taşıyordu ki, kimin nereden geldiğini, hangi dükkânın hangi kültüre ait olduğunu ayırt etmek neredeyse imkânsızdı. Bir an, seyyahların yıllar önce anlattığı o çarşıların sesleri burada mı kalmıştı, diye düşündük.

Bu karmaşanın ortasında cami kapısındaki simitçi dikkatimi çekti. Çevresindeki hareketliliğe rağmen telaşsızdı. Oturduğu yerden gelip geçenleri izliyor, kalabalığın hızına katılmadan işini sürdürüyordu. Sanki bu değişen dünyanın bütün seslerini, yüzlerini ve hikâyelerini yıllardır aynı yerden dinliyordu.

Bizim hedefimiz ise bütün bu hareketliliğin içinden geçip yalnızca Sultan Fatih’in huzuruna ulaşmaktı. Türbe ziyaretinin ardından, onunla birkaç söz etmeyi aklımızın bir köşesine not etmiştik. Böylesine eski bir çevrede, şehrin sesini ve kokusunu yıllardır dinleyen bir simitçiden daha iyi bir çay rehberibulunabilir miydi?

Fakat o gün çayın sırası henüz gelmemişti. Önce sessizlerin bahçesine ulaşmalıydık.

Tatlı dilli seyyahımız Evliya Çelebi’nin anlattığına göre Fatih Camii’nin mimarı Atik Sinan, elinin haksız yere kestirildiğini ileri sürerek Fatih Sultan Mehmet’i kadıya şikâyet eder. Rivayete göre kadı, davayı titizlikle değerlendirir ve hükmünü verirken padişah ile sıradan bir insanın hukuk karşısında eşit olduğunu gösterir. Fatih Sultan Mehmet de bu hüküm karşısında kadıyı ve mimarı ihsanlarla ödüllendirir. Fakat Evliya Çelebi’nin aktardığı başka bir rivayet, aynı hikâyenin üzerine bambaşka bir gölge düşürür. Fatih Sultan Mehmet, yaptıracağı caminin kubbesinin Ayasofya’dan daha yüksek olmasını ister. Atik Sinan ise yapının güvenliğini düşünerek bazı sütunları kısaltır ve projeyi buna göre uygular. Durumu öğrenen Fatih’in öfkelendiği ve mimarın elini kestirdiği anlatılır. Bir rivayette adalet, ötekinde öfke vardır. Aynı padişah, aynı mimar; fakat halk hafızasında birbirinden büsbütün farklı iki hikâye kalmıştır. Belki de rivayetlerin gücü biraz da buradan gelir: Tarihin sustuğu yerde hafıza konuşmaya başlar.

Elbette bunlar tarihî gerçekliği kesin olarak ortaya konmuş hadiseler değil, halk hafızasında yaşayan rivayetlerdir. Fakat rivayetler de boşuna yaşamaz; onları yaşatanların adalet duygusundan, korkularından, hayranlıklarından ve öfkelerinden izler taşırlar. Biz de cami avlusunda dolaşırken bu iki hikâyeyi kendi aramızda yeniden hatırladık. Caminin 1766 depreminde tamamen harap olduğunu, yerine bugünkü yapının III. Mustafa tarafından yaptırıldığını biliyorduk. Yaklaşık iki dakika sürdüğü rivayet edilen büyük sarsıntının İstanbul’u baştan başa titrettiğini, nice yapıyı enkaza çevirdiğini düşündükçe içimde derin bir ürperti yükseldi. Şimdi ayak bastığımız taşların altında bir zamanlar yıkıntıların ve tozun yükseldiğini düşünmek, avlunun bugünkü sükûnetine başka bir ağırlık veriyordu.

Türbeye girdiğimizde dışarıdaki uğultu geride kaldı. Azametli sanduka, mekânın merkezinde bütün ağırlığıyla duruyordu. Üzerindeki işlemeler ışığın gelişine göre değişiyor, sedef ve hat sanatının ayrıntıları zaman zaman parlayıp yeniden gölgeleniyordu. Çevresindeki sancaklar, örtüler ve diğer eşyalar büyük bir özenle yerleştirilmişti. Fakat insanın üzerinde kalan, bütün bu görkemden çok, mekâna çöken ağır sükûnetti. Burada insan ister istemez daha yavaş hareket ediyor, daha alçak sesle konuşuyordu. Sanki dışarıda bıraktığımız dünyanın gürültüsü kapının eşiğinde kalmış, içeride yalnızca geçmişin sesi duyuluyordu. Bir süre durduk. O anda bunun yalnızca bir kabir ziyareti olmadığını düşündüm; bazı mekânlar geçmişi anlatmaz, insanı bir anlığına geçmişin içine alır.

Türbeye vardığımızda, azametli sandukanın çevresinde yalnızca taşların değil, zamanın da sustuğunu hissetmiştik. Ziyaretin yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda bir vakit yolculuğu olduğu duygusu içimize sindi. O an Sultan Fatih’in cenaze namazını Şeyh Vefa’nın kıldırdığı anı hatırladım. Bu düşünceyi Ahmet Cihan’a söylemedim. Belki de Şeyh Vefa’nın huzuruna gitmeden Fatih’in huzuruna yönelmenin bir eksiklik olduğuna dair içimde bir his vardı. Acaba biri, fethin sancaklarını taşırken, diğeri göğe yönelip dua mı ediyordu? Biri yolları açarken, diğeri ellerini semaya mı kaldırıyordu? Bu soruların cevabını bilmiyordum; fakat Şeyh Vefa’dan Fatih’e uzanan bu görünmez bağ, yürüdüğümüz yolun anlamını daha da derinleştiriyordu.

Türbeden çıktığımızda içimizde ne tam bir huzur ne de belirgin bir hüzün vardı. İkisinin arasında, kelimelerin kolayca ulaşamadığı bir duygu taşıyorduk. Türbeden geri çekildiğimizde tarifsiz boşluk, bir nefes gibi içimizi dolduruyordu. Ahmet Cihan’ın yüzünde ise başka bir hâl vardı. Yıllar sonra hocasının kapısına varmış bir talebenin kalbindeki mahcubiyet ve heyecan, gözlerinde birbirine karışmıştı. Birkaç yıl önce kaybettiği mürşidini hatırlıyor, söylemek istediklerini kelimelere dökmekte zorlanıyordu.

Tam o sırada beklemediğimiz bir engelle karşılaştık. Hazîre demir levhalarla çevrilmişti. Bakım çalışmaları vardı. Demirlerin ardında mezar taşları görünüyordu; birkaç adım ötede duran sessiz bahçeye ulaşmak, nedense uzun bir yol kadar güç görünüyordu. O huzura bir adım daha atmak, mezar taşlarının sessizliğinde selâmımızı sunmak istiyorduk; fakat soğuk demirler ve sac bariyerler, tam da bu sırada önümüze ince fakat kesin bir sınır çizmişti.

Uzun bir yolculuğun ve günlerdir kurulan planların ardından önümüze çıkan bu engel moralimizi bozmuştu. Ben geri dönmenin daha doğru olacağını düşünüyordum. Ahmet Cihan’ın yüzündeki kararlılık ise bunun onun için sıradan bir gezi olmadığını söylüyordu. Hazîrenin kapısına kadar gelmişken geri dönmek, onun için ziyaretin yarısında sönen bir niyet gibi görünüyordu. Ben de geri adım atıp onunla birlikte çözüm aramaya koyuldum.

Sessizlerin bahçesinde kimler yoktu ki… Saray duvarlarında yankılanan musikinin ustalarından Plevne müdafaasında toprağa son bir direniş gibi kazınan kahraman askerlere; hanım sultanlardan huzur dersleri veren âlimlere, gönül ehli meşayihten edebiyatın kadim kalemlerine kadar nice insan aynı bahçenin sessizliğinde buluşmuştu. Mermerlerin altına sinmiş zaman, her birinin ardından silinmeyen bir iz bırakmıştı. Taşlar susuyor, fakat taşıdıkları isimler hâlâ konuşuyordu. Bize düşen, o sessiz duruşları seyretmekti. Birbirini belki hiç tanımamış, farklı zamanlarda yaşamış bunca insanın aynı toprağın altında buluştuğunu düşünmek, insanın içine ağır ve derin bir duygu bırakıyordu. Şahide taşlarının ardında, bu milletin devamına yol açmış insanların yattığını bilmek insanı ister istemez düşündürüyordu. Büyük millet olmak, biraz da geçmişin birbirinden uzak insanlarını aynı hafızada buluşturabilmekti galiba.

Ahmet Cihan’ın zaten beyaz olan yüzü biraz daha solmuştu. Normalde dimdik duran kırlaşmış saçları, sanki birer çivi gibi başına çakılmışçasına hareketsizdi. Heyecan bütün bedenini sarmıştı. Normal zamanlarda sakinliğiyle maruf olan insanın içinden başka biri çıkmıştı sanki. Bariyerlerin aralarını yokluyor, kapılara bakıyor, geçilecek bir yol arıyordu; sanki önündeki demirler birer engel değil, aşılması gereken kale duvarlarıydı. Bedenini öne atışı, eski akıncıların hücumunu hatırlatıyordu. O hâlini görünce ben de gayrete geldim; kendimi Avrupa içlerine atının üzerinde akınlar yapan akıncılara benzettim.

Hazîrenin son yüzyıla ait kabirleri daha belirgindi. Yeni zamanların çizgisi taşların üzerinde daha açık okunuyordu. Buna karşılık Sultan Fatih devrinden kalan birkaç mübarek mezar, zamanın içinden bugüne kadar süzülmüş birkaç eski ses gibi varlığını hâlâ koruyordu. Başını türbelerle kaldıranlardan biri Gazi Osman Paşa’ydı. Ziyaretçisi hiç eksilmiyordu. Plevne’nin karlı dondurucu uzak kışından çıkıp buraya kadar gelmiş bir asker gibi, hâlâ dimdik duruyordu sanki. Türbesinin kapısında adı yazılıydı ama insan onun karşısında bir isimden çok, bir direnişin kendisini görüyordu. Her gelişimde onun huzurunda durur, duamı eksik etmem. Çünkü bazı isimlerin önünde insan yalnızca dua etmiyor; onların taşıdığı yükün karşısında kendi hafızasını da yokluyor.

Hazîrenin içinde, Sultan Fatih türbesini bekleyen türbedarların sonuncusu Ahmet Âmiş Efendi’nin kabri de aynı teveccühle ziyaret ediliyordu. Bütün ömrünü Fatih’in kapısında beklemiş bir insanın, şimdi aynı kapının eşiğinde sessizce yatması bana hep zamanın tuhaf bir dönüşünü düşündürür. Bir zamanlar başkalarını içeri alan insan, şimdi kendisi o sessizliğin içinde karşılanıyordu.

Biraz ileride Ahmet Mithat Efendi yatıyordu. Kalemiyle bir dönemin evlerine, sokaklarına ve insanların gönüllerine fikirlerine girip çıkan hezarfen büyük anlatıcının yanında durunca, kitaplarının sayfalarından taşan İstanbul’u düşünmeden edemedim. Edebiyatımızın bu çınarının yanında nice tarihçi, evliya ve kalem ehli toprağın altında istirahatteydi. Kendileri susmuştu; fakat bıraktıkları kelimeler, sanki toprağın altında bile birbirleriyle konuşmayı sürdürüyorlardı. Belki de asıl dirilik, onların bıraktığı izlerde saklıydı. Onlar sayesinde biz de hâlâ nefes alabiliyorduk.

Engellerin ardındaki asıl hedefimiz ise Mehmet Genç, Halil İnalcık, Kemal Karpat, Ali Emirî ve Semavi Eyice’nin huzur bulduğu mekândı. Beş ayrı isim, beş ayrı ömür; fakat İstanbul’un ve geçmişimizin aynı büyük hafızasına açılan beş ayrı kapı gibiydiler. Demir levhalar yalnızca mezarlara giden yolu değil, bizim ulaşmak istediğimiz o hafızayı da önümüze kapatmıştı.

Ali Emirî Efendi’yi düşündüğümde zihnimde önce kitaplar beliriyordu; kaybolmasın diye bir ömür boyunca topladığı sayfalar sanki hâlâ onunla birlikte bekliyordu. Halil İnalcık’ın adı, insanın önüne tarihin uzun koridorlarını açıyordu. Kemal Karpat, sınırları aşan insan ve toplum hikâyeleriyle daha uzaklara bakıyordu. Mehmet Genç’in adı geçtiğinde mazi, geride kalmış bir zaman olmaktan çıkıyor; bugünü anlamak için yeniden dönülmesi gereken bir ülkeye dönüşüyordu. Semavi Eyice ise İstanbul’un taşına, duvarına, çeşmesine ve kubbesine eğilmiş bir ömür gibi duruyordu.

Bunların her biri başka bir yoldan yürümüş, fakat sonunda aynı toprağın sessizliğinde buluşmuştu. Hayatlarında birbirinden ayrı duran bu insanlar, ölümün ardından aynı bahçede yan yana gelmişlerdi. İnsan bunu düşündükçe aralarındaki mesafelerin ne kadar geçici olduğunu daha iyi anlıyordu.

Fakat bu isimlere ulaşmak için önce demirleri aşmamız gerekiyordu. Dar geçitlerde ilerledikçe Ahmet Cihan’ın gözlerinde bastırılmaya çalışılan kararlılık ile ince bir kırılganlık yan yana duruyordu. Sanki biraz sonra karşısına çıkacak mezar taşında yalnızca bir hocasının adını değil, kendi geçmişinden bir parçayı da bulacağını biliyordu. Her adımda hem bedeni hem zihni sınanıyordu. Ben arkasından daha temkinli ilerliyordum.

Bir süre sonra bir demir kapı beliriverdi. Ahmet Cihan’ın gözleri birden parladı. “Burada bir tel olmalı,” dedi. Teli çekince kapının açılacağını düşünüyordu. Aradık, fakat tel ortada yoktu. Sonunda Ahmet Cihan çevreden bulduğu sert bir çubukla kapının dilini zorlamaya başladı. Bir kapıyı değil, sanki önünde duran yılları açmaya çalışıyordu. Çubuğu her kaldırışında ulaşmak istediği insanlara biraz daha yaklaşmak ister gibiydi. Kapı ise bütün ciddiyetiyle yerinde duruyordu.

Ben de çevreme bakındım, daha güçlü bir şey aradım. Fakat kısa süre sonra anladık ki mesele çubuğun sertliği değildi. Kapı açılmıyordu. O an bütün yolculuğun birkaç karışlık bir demirin önünde düğümlenip kaldığını düşündüm. Tam “Başaramadık galiba,” diye düşünmeye başlamışken Ahmet Cihan yeniden çevreyi taradı. Demirlerin arasında başka bir geçit arıyordu.

Sonunda yere sarkmış bir brandanın alt ucunu kaldırdı. Bir an eğilip baktı; sonra hiç düşünmeden dizlerinin üzerine çöküp bir komando çevikliği ile sürünüp brandanın altından sürünerek karşı tarafa geçti. Biraz sonra brandayı kaldırıp bana baktı ve “Hadi, eğil de geç,” der gibi işaret etti. Ben de eğilip aynı yoldan geçtim. Az önce aşılmaz görünen bütün engelleri geride bırakmış, birkaç dakika önce gözümüzün önünde duran mezar taşlarına şimdi birkaç adım öteden bakıyorduk.

Buraya her gelişimde nereye yöneleceğimi tam olarak bilemem. Yine de her birinin huzurunda tek tek durarak, bazen ayrı ayrı, bazen birlikte içimden dualar ederek vazifemi yerine getirmeye çalışırım. Huzurda olduğumuzdan mıdır bilinmez, gerçekten derin bir nefes alıyor ve iç huzurunu yaşıyorduk. Dışarıdaki hayatın telaşı mezar taşlarının arasında yavaşlıyor, insan kendi sesini bile daha içeriden duyar hâle geliyordu.

Derin bir nefes aldım. Ali Emirî’nin kitaplara uzanan elleri, Halil İnalcık’ın tarihin derinliklerine inen bakışı, Kemal Karpat’ın geniş ufku, Mehmet Genç’in maziyi bugünün içinden yeniden okuyan sesi ve Semavi Eyice’nin İstanbul’un taşına sinmiş zamanı arayan dikkati zihnimde birbiriyle buluştu. O anda isimler artık birer isim olmaktan çıkmıştı; her biri, ardında bıraktığı bir görüntüyle yanımda duruyordu.

Ahmet Cihan’ın, mürşidi Mehmet Genç’in kabrini elleriyle otlardan temizlemeye çalışması ise bütün bu düşüncelerin ötesinde, daha yalın bir hakikati dile getiriyordu. O ellerde, yıllar sonra bile tükenmeyen bir talebelik vardı. Az önce sürünerek mürşidinin karşısına çıkabilmek için bütün gücünü ortaya koyan Ahmet Cihan, şimdi de âdeta vecd hâlinde elleriyle toprağı kazıyor, otları temizliyordu. Bunu yaparken boynunu sağa sola büküşü, yakarışa benzer hâlleri, gözlerimin önünde mürşidi karşısında bir müridin yaşadığı mahrem ve esrarlı hâlleri canlandırıyordu.

Ahmet Cihan’ın bu hâlini seyrederken, mürşidiyle kurduğu bağın ölümle sona ermediğini düşündüm. Asıl hizmet belki de buydu: Ondan öğrendiklerini, onun ardından da yaşatmak.

Ahmet Cihan’ın eğilip toprağı elleriyle temizlemesini seyrederken, az önce peşinden sürüklendiğimiz bütün demirlerin, kapıların ve engellerin anlamı da değişmişti. Bizi buraya getiren şey yalnızca bir mezarı ziyaret etme arzusu değildi. Bir talebenin hocasına karşı taşıdığı vefa, bazen insanı kapıların önünde durduruyor, bazen demirlerin arasından geçiriyor, bazen de bir avuç toprağın başında sessizce eğiyordu. Bazen de süründürerek huzura kabul ediyordu.

Ziyaretimizi tamamlamak üzereydik ki tam tepemizde bir görevli belirdi. Bakışları açıkça “Siz buraya nasıl girdiniz?” diye soruyordu. İkimiz de sustuk. Görevlinin yüzü ciddi, bakışları uzundu. Kırık bir Türkçeyle birkaç kelime söyledi. Ahmet Cihan bana baktı, ben ona baktım. Az önce brandanın altından sürünerek geçen iki insan değilmişiz gibi, bir anda son derece uslu ziyaretçilere dönüşmüştük.

Görevli bir adım daha yaklaştı. Biz de durumu anlatmaya başladık. İçeri girmek için kapıyı zorladığımızı, tel aradığımızı, bulamayınca brandanın altından geçtiğimizi anlatırken hikâyemizin kendisi bile bize biraz komik gelmeye başlamıştı. Görevli dinledi, biz anlattık. Sonunda mesele büyümedi.

Hatta işin asıl komik tarafı biraz sonra ortaya çıktı. Maksadımızı ve içeri nasıl girdiğimizi anlattıktan sonra görevli bizi peşine takıp açamadığımız kapının önüne kadar götürdü. Sonra eliyle duvarın biraz üstünü gösterdi. İncecik bir metal tel orada duruyordu. Kapıyı açan tel, bütün maceramız boyunca gözümüzün önünde beklemişti.

Birbirimize baktık. Bunca yolu aşmış, çubuklarla kapıyı zorlamış, brandanın altından sürünmüş, sonunda da kapıyı açacak teli bulamamıştık. Oysa bütün mesele, başımızı biraz kaldırmaktan ibaretti. Meğer çözüm, hep göz hizamızın biraz üzerindeymiş. Görevlinin yüzündeki ifade de sanki “Bunlar buraya nasıl geldiler?” sorusunun cevabını şimdi bulmuş gibiydi. Böylece bir dahaki sefere buraya nasıl ulaşacağımızı da öğrenmiş olduk.

Şimdi sırada çay vardı. En iyi çayın nerede olduğunu bilen Ahmet Cihan’a “Hadi” dememize gerek kalmadı. O çoktan kapının önündeki simitçiye yönelmişti bile. Ben de onun ardından yürüdüm. Hazîrenin taşları, isimleri ve içimizde kalan konuşmalar geride kalırken İstanbul yeniden sesine kavuşuyordu. Çarşıdan gelen satıcı sesleri, çay ocaklarının buharı ve simitçinin tezgâhı bizi yeniden hayatın içine çekiyordu.

Geziden geriye kalanları konuşacak, biraz soluklanacak, başka bir deyişle nefes alacaktık. Bazen uzun bir yolculuğun sonunda insanın aradığı şey büyük bir söz değil, küçük bir çay bardağının sıcaklığıdır. Bizim için o gün de öyle oldu.

Çünkü İstanbul’da hâlâ nefes alınacak yerler vardı. Belki de mesele, İstanbul’da nefes alınacak yerlerin olup olmadığını sormaktan çok, o yerleri bulabilecek hafızaya sahip olup olmadığımızdı.

Fatih’in avlusunda başlayan yürüyüşümüz, bizi sessizlerin bahçesine götürmüş; orada isimlerin, taşların, duaların ve vefanın arasında bir süre durmuştu. Şimdi ise çayın buharında, simidin kokusunda ve çarşının seslerinde yeniden bugüne dönüyorduk. Fakat geride bıraktığımız o sessizlik hâlâ içimizdeydi. Fatih’in haziresinden ayrılırken taşların arasına sinen sessizliği geride bırakmadık; onu içimizde taşıdık. Her bölümde biraz daha anlıyorduk ki İstanbul’un nefesi, yalnızca meydanlarında, kubbelerinde ve sokaklarında değil; hatırlayan insanların yüreğinde de saklıydı.

Şimdi önümüzde şehrin başka bir yüzü vardı. Başka bir semt, başka bir hatıra, başka bir ses bizi bekliyordu. İstanbul’un nefesi bizi bu kez taşın ve toprağın sessizliğinden çıkarıp başka bir hatıranın kapısına götürecekti. (Devam edecek)