Uzun zamandır hafızamda taşıdığım bir dörtlük vardı. Mısralarını biliyor, fakat kime ait olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum. Şairinin, yıllar önce tanıdığım; sesini ve söyleyişini bildiğim bir dost olduğundan emindim. Ne var ki kitaplığımın önünde geçirdiğim uzun aramalardan bir sonuç çıkmıyordu.

Şiir kitaplarını tek tek elime alıyor, sayfalarını çeviriyor, bazen bir mısrada durup aradığım sesi yokluyordum. Sonra kitabı kapatıp bir başkasına geçiyordum. Hafıza da kitaplık da insana kendi oyununu oynuyordu.

Belki de bugünlerde şiire, hikâyeye, romana ve seyahat yazılarına duyduğum ilginin giderek azalması biraz da bundandır. Günün gürültüsü, yazılı ve görüntülü mecralardan durmadan üzerimize akıyor: tartışmalar, haberler, yorumlar, birbirini kovalayan görüntüler… İnsan, bütün bu seslerin arasında kendi içinden yükselen daha sakin bir sese kulak vermekte zorlanıyor.

Oysa bazı mısralar vardır; insan onları aramaz. Onlar, insanın içinde bir yerlerde sessizce yaşamaya devam eder. Yıllar geçer, kitaplar yer değiştirir, isimler unutulur; fakat o mısralar bir gün, hiç ummadığınız bir anda hafızanın kapısını yeniden çalar.

Benim dörtlüğüm de böyleydi.

Son bir ümitle kitapların arasına yeniden döndüm. Elim, yıllardır orada duran Beşinci Mevsim’e uzandı. Kitabı elime aldığımda bunun yalnızca bir kitap olmadığını hissettim. Sanki yıllardır görüşmediğim bir dostun kapısını çalmıştım.

Sayfalarını çevirdim.

Ve aradığımı buldum:

Abdurrahim Karakoç.

7 Haziran 2012’de aramızdan ayrılan, fakat şiirleriyle hâlâ bizimle konuşmaya devam eden Karakoç…

Aradığım dörtlük, onun Beşinci Mevsim adlı kitabının Bizim Ocak Yayınları tarafından Ocak 1987’de yayımlanan baskısındaydı.

İnsan bazen kaybettiği bir şeyi bulduğunda yalnızca onu bulmuş olmaz. Onunla birlikte kendisinden bir parçayı da yeniden bulur. Yıllardır hafızamın bir köşesinde taşıdığım dört mısra, beni yalnızca şairine değil, o mısraların bende iz bıraktığı yıllara da götürdü.

Dörtlük, yazıldığı zamanın izlerini taşıyordu. Fakat bazı şiirler zamanın içinden geçerken eskimez; yalnızca muhatapları değişir. Dün söylenmiş bir söz, bugün insanın karşısına yeniden çıkabilir. Hatta bazen yarının aynasına bugünden bakar.

Karakoç’un “Bizimkiler” adlı dörtlüğü de bana böyle geliyor:

BİZİMKİLER

Üç cins at, üç cins tosun salsak yukarı kata
Üç gün sonra üç katır, üç sağmal inek çıkar.
Zamanda mı, yerde mi, yoksa bizde mi hata?
Yapıp uçurduğumuz kartallar sinek çıkar.

Bu dört mısranın karşısında insan ister istemez duruyor.

Değişen gerçekten zaman mı?

Yoksa zamanın değiştiğini sanırken asıl değişen biz miyiz?

Belki de bazı soruların cevabı, sorulduğu anda değil; yıllar sonra, insan kendi hayatının içinden geçerken ortaya çıkıyor.

Kitaba adını veren “Beşinci Mevsim” şiirini de merak ettim. Sayfaları defalarca karıştırmama rağmen şiiri bir türlü bulamadım. “Nasıl olur da kitaba adını veren şiir kitabın içinde bulunmaz?” diye düşünüyor, yanımdakilere de soruyordum. Ne var ki şiir ortada yoktu.

Yine de kitabı yerine kaldırmaya gönlüm razı olmadı. Her ihtimale karşı çalışma masamın üzerine bıraktım; gözümün önünde dursun istedim.

Bir süre sonra kitabı yeniden elime aldığımda şiirin arka kapağa yazıldığını fark ettim. Aradığım şiir karşımdaydı. Defalarca okudum.

Her okuyuşumda başka bir duygunun içine girip çıktım. “Niçin böyleyiz? Değer verdiklerimiz, dev bildiklerimiz niçin bu kadar cüceleştiler? Hayata bir daha mı geleceğiz?” diye kendi kendime sorup hayıflandım.

Bazı şiirler yalnızca söyleneni anlatmaz; insanın kendi hayatına dönüp bakmasına da sebep olur. Şairin mısraları yalnızca bir devri değil, insanın kendi hayatı karşısındaki ihmalini de sorgulatıyordu.

Beşinci Mevsim’in sayfalarını çevirmeyi sürdürürken kitabın başında başka bir notla karşılaştım. Karakoç, babası Ümmet ile yeğeni Dilaver’in ruhlarına rahmet olması için kitabı okuyacaklardan bir Fatiha rica etmişti.

Bir kitabın sayfaları arasında, yıllar öncesinden bugüne ulaşan böyle bir ricayla karşılaşmak insanı bir an durduruyor.

Hani uzun yıllardır görüşmediğiniz bir dostunuzla ansızın karşılaşırsınız… İlk anda nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Sonra bir cümle başka bir cümleyi çağırır; yılların arasına sıkışmış hatıralar birer birer ortaya çıkar. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan sohbete dalarsınız.

Ben de Beşinci Mevsim’in başından sonuna kadar böyle kaldım. Aklıma neler gelmedi ki…

Bir dörtlüğü ararken bir şairi buldum. Bir şairi bulurken eski bir kitabı, eski bir zamanı ve yıllardır sayfaların arasında sessizce bekleyen bir duayı buldum.

Şimdi sıra, Karakoç’un yıllar önce kitabının başına bıraktığı o içten ricayı yerine getirmekteydi.

Bir Fatiha…

Babası Ümmet’e, yeğeni Dilaver’e, Abdurrahim Karakoç’a, bütün geçmişlerimize ve gönlümüzde rahmetle andıklarımıza…

Ben, yıllar önce ezberlediğim dört mısranın peşinden giderken uzun zamandır görmediğim bir dostuma rastlamıştım. Üstelik bu dost, artık aramızda olmayan Abdurrahim Karakoç’tu.

Kitabın kapağını kapattığımda söyleyecek fazla bir sözüm kalmamıştı.

Çünkü bazı dörtlükler okunup geçilmiyor. İnsan, onları okuduktan sonra bir süre susuyor. Belki de şiirin asıl gücü, insana yeni sözler söyletmesinde değil; onu kendi içindeki sessizliğe çağırmasındadır.

Kırk yıl önce yazılmış dört mısra gönül dünyama düştü; oradan düşüncelerime, düşüncelerimden de geçmiş zamanın uzak kıyılarına doğru Deli Fırat gibi akıp gitti.

Fırat’ın kıyısında, coştuğu zamanlarda nasıl deli aktığını seyrettiğimiz günler geldi aklıma. Suyun önüne kattığını sürükleyen, dağları bir kâğıt parçasını yırtar gibi yaran o coşkun akışında, insanın kendi geçmişine de benzeyen bir taraf vardı. Bazen sakinleşir, bazen yatağına sığmaz; fakat ne olursa olsun yolunu bulup akıp giderdi.

Fırat’ın akışında yalnızca bir şiir yoktu. Hasbiliğin, samimiyetin ve karşılıksız dostlukların insanları birbirine kenetlediği yıllar da vardı. Şimdi geride kalan o zamanlar, çözülmesi güç, girift bir bilmece gibi hayalimden geçiyor. İnsan düşündükçe değişenin yalnızca yıllar olmadığını daha iyi anlıyor.

Kitap aynı kitaptı. Dörtlük aynı dörtlüktü.

Belki de değişen, onu yıllar sonra yeniden okuyan bendim.

Fakat bazı dostluklar gibi bazı şiirler de zamanın elinden kurtulmayı başarıyor. Aradan ne kadar yıl geçerse geçsin, insanın gönlünde kendilerine ayrılmış yere dönüyor ve orada yeniden konuşmaya başlıyorlar.

Beşinci Mevsim de benim için kapanmış bir kitabın adı olmaktan çıktı. Geçmişle bugün arasında açılan; hatıraların, dostlukların ve duaların içinden geçerek insana kendisini yeniden hatırlatan bir kapıya dönüştü.

Kitaba adını veren şiirden bir dörtlük ise sanki yalnızca şairi değil, hepimizi anlatıyor gibiydi:

Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
Yazık, kulaklara sığmadı sesim
Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
Çağın çilesini sırtıma sardım.

Kitabı kapattım; fakat dörtlük içimde konuşmaya devam etti.

Belki de insanın beşinci mevsimi, takvimlerde bulunmayan; geçmişin, özlemin, yalnızlığın ve geç kalmışlığın aynı anda yaşandığı derin, bilinmeyen bir zamandır. İnsan, hayatının bazı dönemlerinde takvimlerin gösterdiği mevsimlerden çıkar ve kendisine ait başka bir mevsimde yaşamaya başlar.

Abdurrahim Karakoç’un sesi de işte o mevsimden yükseliyor; yılları aşarak bugün hâlâ gönlümüze ulaşıyor.

Ne diyelim…

Bizim de rızkımıza hüzün düştü.