Uzun zamandan beri Gezin üzerinden sizlere anlatmak istediklerim, aslında Gezin'in bağlı olduğu Maden ilçesini anlatmaktı. Bunu başardım mı bilmiyorum; ancak aldığım tepkilerin büyük çoğunluğunun duygu yüklü olması, anlattıklarımın yalnızca bana ait hatıralar olmadığını, bir şehrin ortak hafızasına dokunduğunu gösterdi.


Kimileri için bugün ancak anlatılınca hayal edilebilen bir şehir olan Maden, sadece bakırın çıkarıldığı bir yerleşim yeri değildi. Aynı zamanda yetiştirdiği insan karakterleriyle de temayüz etmiş, huzur ve barışın hâkim olduğu bir beldeydi. Türkiye'nin hemen her vilayetinden geçimini sağlamak için buraya gelen insanlar, kısa zamanda Harput irfanının şekillendirdiği hayat anlayışına uyum sağlar; çoğu da doğduğu yeri hiç unutmasa bile ömrünü bir Madenli olarak tamamlardı.


Bizim nesil o günleri görmemiş olsa da, Müslüman olmayanların da bu şehirde barış ve huzur içinde yaşadıklarını büyüklerimiz isim isim anlatırlardı. Civar köylerden ve çevre illerden gelenler de bu büyük ailenin ayrılmaz bir parçası olur; sokaklarda komşu, iş yerlerinde mesai arkadaşı, kahvehanelerde sohbet dostu, meclislerde ise aynı sevinçleri ve hüzünleri paylaşan insanlar olarak hayatlarını sürdürürlerdi.


Geçmişi tam olarak bilinmeyen, ancak çok eski çağlardan beri yerleşim gördüğü kabul edilen Maden, bakır cevheri sebebiyle Asurlulara kadar uzanan bir madencilik geleneğinin mirasçısıdır. Dicle vadisinin insanlık tarihindeki önemini yalnızca coğrafyayla açıklamak mümkün değildir. Bu zengin maden yataklarının da ilk yerleşimlerin oluşmasında önemli rol oynadığına dair ciddi değerlendirmeler de yapılmaktadır.


1990'lı yılların sonlarına kadar Leylo Deresi'nin iki yakasına ve Dicle kıyısına yayılan Maden'in nüfusu otuz binin üzerindeydi. Kapalı çarşısı, dört sineması, hanları, hamamları, lokantaları, kasapları, manavları, fırınları, seyyar lahmacuncuları, hamalları, meczupları, alimleri, meşhur bürokratları, kuzu başı satıcıları, billur gibi akan suları ve gece geç saatlere kadar süren çarşı hayatıyla yaşayan bir şehirdi.


Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çocukluğunun bir bölümünün de geçtiği Maden, onun hatıralarında özel bir yere sahiptir. Babasının memuriyeti dolayısıyla bir süre yaşadığı bu şehirde özellikle saat kulesinin hafızasında bıraktığı izi mektuplarında anlatır. Tanpınar'ın zaman kavramına duyduğu ilginin ve daha sonra Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde zirveye ulaşacak estetik dünyasının oluşumunda çocukluk yıllarında gördüğü şehirlerin, bunlar arasında Maden'in de bıraktığı izlerin payı bulunduğunu söylemek abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.


Ne var ki özelleştirme sonrasında Maden'in kaderi de değişti. Bir zamanlar karınca yuvasını andıran sokaklar sessizliğe büründü. Üretimin azalması, iş imkânlarının ortadan kalkması ve insanların ekmeklerini başka şehirlerde aramak zorunda kalmalarıyla Maden, nüfusunu olduğu kadar hafızasını da kaybetmeye başladı. Bugün "in cin top oynuyor" sözü, bu şehir için bir deyim olmaktan çıkmış, acı bir gerçeğe dönüşmüştür.


Buna rağmen eski Maden'in hafızasını yaşatan insanlar hâlâ vardır. Bunların başında da Şaban Yürekli gelir.


Bizim kuşaktan olan Şaban Yürekli, köyünden göç edip Maden'e geldiğinde şehrin meşhur fırıncısı Necati ustanın yanında hamur yoğurarak hayata başladı. Zamanla ustalaştı, kendi fırınını açtı ve yıllarca emeğiyle ekmeğini kazandı. Kasaplar Çarşısı'na inerken sağ tarafta, Keklikçilerin ayakkabıcı dükkânının karşısında yer alan fırın artık onun adıyla anılır olmuştu.


Şaban'ın alışılmışın dışında bir hayat anlayışı vardı. Her şeyi sorgular, fakat inandığı doğrulardan asla vazgeçmezdi. Yaz kış üzerinden çıkarmadığı beyaz kollu fanilasıyla hafızalara kazınmıştı.


Daha sonraki yıllarda o fanilanın üzerine rahmetli Bülent Ecevit'in fotoğrafını yapıştırması, başından eksik etmediği Che Guevara yıldızlı şapkası ve kendine has kırık Türkçesiyle Maden'in en tanınan simalarından biri hâline geldi. Kendisini belki düzgün ve etkili cümlelerle ifade edemiyordu; fakat adı gibi yüreğiyle konuşuyordu. Bu yüzden onu dinleyenler kelimelerinden çok samimiyetine kulak verirdi.


Rahmetli Bülent Ecevit'e duyduğu bağlılık, bir siyasi tercih olmanın ötesinde vefanın bir ifadesiydi. Ecevit'in hastalığı sırasında hastane önünde günlerce nöbet tutması, onun inandığı değerlere nasıl sadakat gösterdiğinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalarda yer etti. Aynı bağlılığı Atatürk'e de gösterir; Atatürk baskılı tişörtler ve Türk bayraklı giysilerle bunu görünür kılmaktan çekinmezdi.
Hastanenin satışı, PTT binasının yıkılması, tarihi köprünün hemen yanında yapılan dinamit patlatmalarıyla zarar görmesi ve benzeri birçok olumsuzluğa karşı ise vicdanın sesi olarak kırık Türkçesiyle haykırdı durdu.


Şimdilerde yaşlansa da sesini çıkarmaktan vazgeçmeden itirazlarını sürdürmeye devam ediyor.


Son depremden sonra yapılan TOKİ konutlarının adil bir şekilde dağıtılmadığını dile getirirken, elindeki kâğıda bile bakmadan yaptığı konuşmada yetkilileri adalet ve hakkaniyete davet ediyordu. O konuşmayı dinlerken insan, yalnızca Şaban'ı değil; sanki uzun zamandır sesi kısılmış bir Maden'i dinliyordu. Kendi mağduriyetini dile getirmeye çalışırken, aslında mağdur edilen Maden'in de sesi oluyordu.


Maden'in bugünkü hâli yalnızca nüfusunun azalmasıyla açıklanamaz. Özelleştirme sonrasında üretim anlayışının değişmesi, karar merkezlerinin şehir dışına taşınması ve ekonomik hayatın giderek dar bir çevrede toplanması, kentin sosyal dokusunu derinden sarstı. Bir zamanlar binlerce insanın çalıştığı, çarşısının sabahın ilk ışıklarından gece yarılarına kadar canlı olduğu Maden, zamanla kendi insanını başka şehirlere uğurlayan bir yerleşime dönüştü. Bugün madenin ürettiği ekonomik değerin tamamı şehirde kalmazken, geriye küçülen bir nüfus; kapanan dükkânlar, hamamlar, sinemalar, dondurmacılar, kasaplar, fırınlar, lokantalar, berberler, terziler ve giderek sessizleşerek in cin top oynanan sokaklar kaldı.

Şaban'ın itirazı da yalnızca bir konut meselesine indirgenemezdi. Onun sözleri, yıllardır süregelen bu sessiz çözülmeye, adaletsizlik duygusuna ve özellikle TOKİ konutlarının dağıtımında yaşandığını düşündüğü eşitsizliklere yönelik bir tepkiydi. Bunu dile getirirken sergilediği cesur ve yürekli tavır, meselenin yalnızca kişisel bir mağduriyetten ibaret olmadığını; Maden'de biriken ortak bir kırgınlığın ve adalet arayışının sesi olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.


Onu dinlerken yalnızca bir insanın serzenişini değil; hafızası yavaş yavaş silinen bir şehrin vicdanı olduğu açıkça görülüyordu.
Bugün Gezin üzerinden yürütülen çalışmalara bir de bu cepheden bakmak acaba yanlış olur mu?


Maden'in yaşadığı dönüşüm ortadayken, Gezin İstasyonu'nda inşa edilen konsantre bakır taşıma platformunun gelecekte bu coğrafyada nasıl izler bırakacağını şimdiden düşünmek gerekmez mi?


Hazar Gölü, Dicle Nehri, Bermaz Ovası, dağlarda yankılanan keklik sesleri, tarlalarda kanat çırpan bıldırcınlar, çalı diplerinden ürkerek fırlayan tavşanlar, kekik ve geven çiçeklerine konan arılar… Bunlar yalnızca tabiatın güzellikleri değil, bu coğrafyanın ruhudur. Bugün alınan kararlar yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirecektir. Maden’in başına gelenlerin Gezin için de bir kader hâline gelmesi ihtimali, ortaya çıkacak tabloyu şimdiden düşündürmektedir. Hiçbir günahı olmayan gelecek nesiller bu bedeli neden ödesin? Bugün karar verenler ya da olup bitene sessiz kalarak rıza gösterenler, yarının yükünü başkalarının omuzlarına bırakmaktadır. Tarih çoğu zaman en ağır bedelleri karar verenlerden çok, o kararlara maruz kalanlara ödetir. Bu yüzden sorumluluk yalnızca yapılanlarda değil, susulanlardadır da.


Yarın bir gün Hazar’ın kıyılarında, Dicle’nin sesinde, Bermaz Ovası’nın rüzgârında bugün kaybettiklerimizi anlatacak yeni bir Şaban Yürekli çıkar mı, bilinmez. Asıl dileğimiz, böyle bir anlatıya hiç mecbur kalmamaktır.


Medeniyet; yalnızca maden çıkarmakla değil, yaşadığı toprağı, suyunu, insanını ve hatıralarını koruyabildiği ölçüde medeniyettir. Bir şehri yaşatan sadece ekonomik değeri değildir; hafızasıdır, kültürüdür, tabiatıdır ve insanıdır. Bütün bunlara rağmen insanın aklından “bunlar bilerek mi görmezden geliniyor?” sorusu geçmeden edemiyor.


Maden bize bunu acı bir tecrübeyle öğretti. Bazı yerlerde kayıp, sadece tabiatın değil, hafızanın da sessizce eksilmesi demek oluyor. Dileğim odur ki Gezin de benzer bir hikâyeyi yaşamak zorunda kalmasın.