İnsan zihninin en dikkat çekici özelliklerinden biri, zorlayıcı koşullara uyum sağlayabilmesidir. Ancak bazen bu uyum, dışarıdan bakıldığında anlaşılması oldukça güç davranışlar ortaya çıkarabilir.
Bana bunu yapan birini nasıl hala sevebilirim?
Bana zarar verdiğini biliyorum ama neden ondan ayrılamıyorum?
Bunca yaşanana rağmen neden hâlâ onu savunuyorum?
Bu sorular özellikle zarar verici, tehdit içeren ya da belirgin güç eşitsizliğinin bulunduğu ilişkiler söz konusu olduğunda karşımıza çıkabilir. Kamuoyunda bu tür durumları açıklamak için en sık kullanılan kavramlardan biri Stockholm sendromudur.
Stockholm Sendromu Nedir?
Stockholm sendromu en genel anlamıyla; tehdit altında bulunan, özgürlüğü kısıtlanan veya kendisine zarar veren bir kişinin, kendisini tehdit eden kişiye karşı zaman içerisinde yakınlık, bağlılık ya da sadakat geliştirmesini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. APA’nın psikoloji sözlüğünde de kavram, esir tutulan kişinin kendisini esir tutan kişiye karşı görünürde sadakat, hatta yakınlık göstermesi şeklinde tanımlanmaktadır.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Stockholm sendromu günümüzde bağımsız bir psikiyatrik tanı değildir.
Bilimsel literatürde kavramın sınırları ve tanı kriterleri konusunda fikir birliği bulunmamaktadır. Bu nedenle günümüzde bu tür davranışları yalnızca “Stockholm sendromu” etiketiyle açıklamak yerine travma, zorlayıcı kontrol, güç eşitsizliği, travmatik bağlanma ve hayatta kalmaya yönelik uyum tepkileri üzerinden anlamaya çalışmak daha sağlıklı olabilir.
Peki İnsan Kendisine Zarar Veren Birine Nasıl Bağlanabilir?
Dışarıdan baktığımızda en kolay soru şudur:
“Madem sana zarar veriyor, neden gitmiyorsun?”
Ancak psikolojik açıdan mesele çoğu zaman bu kadar basit değildir.
Kişinin sürekli tehdit altında olduğu, kontrolün büyük ölçüde karşı tarafta bulunduğu ve kaçış imkânlarının sınırlı olduğu bir ortam düşünelim. Aynı kişi bir taraftan korkunun kaynağıyken zaman zaman şefkat gösteriyor, ihtiyaçları karşılıyor veya tehdidi geçici olarak ortadan kaldırıyorsa, bu küçük olumlu davranışlar çok daha büyük bir anlam kazanabilir.
Zarar veren davranışlarla yakınlığın dönüşümlü biçimde yaşandığı bazı ilişkilerde güçlü duygusal bağların oluşabildiği; travmatik bağlanma literatüründe güç eşitsizliği, olumlu ve olumsuz davranışların dönüşümlü yaşanması, kişinin olumlu davranışlara aşırı anlam yüklemesi ve zamanla zarar veren kişinin bakış açısını içselleştirmesi gibi özelliklerin görülebildiği belirtilmektedir.
Bu nedenle dışarıdan “mantıksız” görünen davranış, kişinin içinde bulunduğu koşullar düşünüldüğünde bir hayatta kalma ve uyum sağlama biçimi olabilir.
Bazı araştırmacılar tam da bu nedenle “Stockholm sendromu” yerine yatıştırma (appeasement) kavramını önermektedir: Tehdit altındaki kişinin karşısındaki kişiyi sakinleştirmeye, onun davranışlarını öngörmeye ve onunla bir tür uyum geliştirmeye çalışması, tehlikeyi azaltmaya yönelik istemsiz bir strateji olarak değerlendirilebilir.
“Neden Ayrılmadın?” Yerine “Seni Orada Tutan Neydi?”
Bu noktada kullandığımız dil önemlidir.
Zarar verici bir ilişkinin içerisinde bulunan bir kişiye sürekli olarak “Neden gitmedin?” diye sormak, farkında olmadan sorumluluğu zarar veren kişiden alıp maruz kalan kişiye yükleyebilir.
Belki daha doğru sorular şunlardır:
“Seni orada tutan neydi?”
“Ayrılmanı zorlaştıran neydi?”
“Kendini güvende hissetmediğin zamanlarda hayatta kalabilmek için neler yapmak zorunda kaldın?”
Çünkü korku, ekonomik veya duygusal bağımlılık, izolasyon, tehdit, umut, suçluluk ve kişinin zaman zaman gördüğü şefkat birbirinin içine girdiğinde ilişkiyi terk etmek dışarıdan göründüğü kadar kolay olmayabilir.
Böyle Bir Bağın İçinde Olduğunu Düşünen Kişi Ne Yapabilir?
İlk adım kişinin kendisini suçlamak yerine yaşadığı ilişkiye daha dışarıdan bakabilmesidir.
“Onu seviyor muyum?” sorusunun yanında “Bu ilişkinin içinde kendimi güvende hissediyor muyum?”, “Sınırlarım ihlal ediliyor mu?”, “Korktuğum için mi davranışlarımı değiştiriyorum?”, “Karşımdaki kişinin iyi olduğu dönemler, kötü davranışlarını sürekli affetmeme neden oluyor mu?” gibi sorular da önemlidir.
Eğer ilişkide şiddet, tehdit veya zorlayıcı kontrol bulunuyorsa öncelik ilişkiyi psikolojik olarak analiz etmekten önce güvenliğin sağlanmasıdır. Dünya Sağlık Örgütü de şiddete maruz kalan kişiler için ilk basamak desteğinde psikolojik ve fiziksel ihtiyaçların yanı sıra devam eden güvenlik ve destek ihtiyaçlarının değerlendirilmesini vurgulamaktadır.
Güvenilir kişilerle yeniden temas kurmak, izolasyonu azaltmak ve gerektiğinde ruh sağlığı uzmanından destek almak önemlidir. Travmatik bir olayın ardından yoğun kaygı, suçluluk, öfke, uyuşukluk, kaçınma, uyku sorunları veya gündelik işlevsellikte bozulma devam ediyorsa profesyonel değerlendirme özellikle değerlidir.
Bazen Bağlanmak Seçim Değil, Hayatta Kalma Çabasıdır
Stockholm sendromu hakkında konuşurken belki de hatırlamamız gereken en önemli nokta budur:
İnsan zihni yalnızca mutlu olmak için değil, hayatta kalmak için de çalışır.
Bu nedenle tehdit altında geliştirilen bazı davranışları dışarıdan baktığımız güvenli noktadan değerlendirmek yanıltıcı olabilir.
Bir insanın kendisine zarar veren kişiyi savunması, ona özlem duyması veya ondan ayrılmakta zorlanması yaşanan zararın olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde kişinin ilişkiye geri dönmesi de yaşadığı şiddeti veya kontrolü onayladığı anlamına gelmez.
Bazen insan zihni tehlikeyi ortadan kaldıramadığında, tehlikenin içerisinde yaşayabilmenin bir yolunu bulmaya çalışır.
Ve tam da bu nedenle psikolojinin sorusu her zaman:
“Neden gitmedi?” değil, “Gitmesini bu kadar zorlaştıran neydi?” olmalıdır.
STOCKHOLM SENDROMU
PSİKOLOG EZGİ TURAN
Yorumlar