Son zamanlarda Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan okul katliamları, yalnızca bireysel trajediler olarak ele alınamayacak kadar derin bir yaraya işaret ediyor. Bu olaylar, münferit sapmalar değil; aksine, toplumun ruhsal dokusunda giderek belirginleşen bir çözülmenin, bir başka deyişle psikolojik çürümenin dışa vurumu olarak okunmalı.

Psikolojik çürüme, bir toplumun değerler sisteminde, empati kapasitesinde ve bireyler arası güven ilişkilerinde meydana gelen aşınmayı ifade eder. Bu aşınma sessizdir; bir anda ortaya çıkmaz. Önce dil sertleşir, sonra ilişkiler yüzeyselleşir, ardından bireyler birbirine yabancılaşır. En sonunda ise şiddet, bu sessiz çözülmenin en görünür ve en sarsıcı sonucu olarak karşımıza çıkar.

Bugün okullarda yaşanan bu tür katliamlar, sadece failin psikopatolojisiyle açıklanamaz. Elbette bireysel ruh sağlığı faktörleri önemlidir; ancak asıl mesele, bu bireyin içinde yetiştiği toplumsal iklimdir. Sürekli maruz kalınan öfke dili, kutuplaşma, değersizleştirme ve duyarsızlaşma, genç zihinlerde şiddeti normalleştiren bir zemin hazırlar. Şiddet, bir çözüm yolu gibi algılanmaya başlar.

Çocuklar ve ergenler, duygularını düzenlemeyi öğrenmek için güvenli bağlara ihtiyaç duyar. Ancak günümüzde aile içi iletişim zayıflamakta, öğretmen-öğrenci ilişkileri mekanikleşmekte ve akran ilişkileri giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Sosyal medyada maruz kalınan yoğun içerik akışı ise, gerçek ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırarak duyarsızlaşmayı artırmaktadır. Bir başkasının acısı, birkaç saniyelik bir “görüntü”ye indirgenmektedir.

Psikolojik çürümenin bir diğer göstergesi de sorumluluğun sürekli dışsallaştırılmasıdır. Her olaydan sonra fail “öteki” ilan edilir: “Bizden değil”, “zaten sorunluydu” denir. Oysa bu yaklaşım, toplumsal yüzleşmenin önünü tıkar. Asıl sorulması gereken soru şudur: Bu birey hangi boşlukta büyüdü? Hangi ihtiyaçları karşılanmadı? Hangi noktada görülmedi, duyulmadı, anlaşılmadı?

Bir toplumun ruh sağlığı, en kırılgan üyelerine nasıl davrandığıyla ölçülür. Okullarda yaşanan bu şiddet olayları, bize yalnızca güvenlik önlemlerini artırmamız gerektiğini değil; aynı zamanda duygusal, sosyal ve etik altyapıyı yeniden inşa etmemiz gerektiğini söylüyor. Rehberlik sistemlerinin güçlendirilmesi, duygusal farkındalık eğitimlerinin yaygınlaştırılması ve öğretmenlerin psikososyal açıdan desteklenmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Unutulmamalıdır ki şiddet, bir anda ortaya çıkan bir patlama değil; uzun süre biriken, görülmeyen ve konuşulmayan duyguların sonucudur. Eğer biz bu sessiz birikimi fark etmezsek, daha fazla “aniden” yaşanan trajediyle karşılaşacağız.

Bugün yas tutmak yetmez. Anlamak, yüzleşmek ve değiştirmek zorundayız. Çünkü psikolojik çürüme, görmezden gelindikçe derinleşir; ama fark edildiğinde ve üzerine gidildiğinde iyileşme ihtimali doğar.