HALİÇ’İN İSLE YAZDIĞI HATIRA
Haliç vapuruna tam zamanında vardık. Üst kata çıkarken demir merdivenlerden değil, İstanbul’un yorgun yokuşlarından tırmanıyor gibiydik. Kendimize denize nazır bir köşe bulduk. Ihlamur kokusu hâlâ yakamıza sinmişti; çocukluğumuzdan kalma bir mendil gibi peşimizi bırakmıyordu. İstanbul’un güzelliği hangi mevsimdir? Sorusunun cevabı tahmin etmek zor değildir. Tuzla ıhlamurun birbirine karışan kokusundan bir süre konuşmadık. Bazı kokular insanı bir yere götürmez; insanın kendisini geri getirir. Ihlamur da öyleydi. Bir sokağın köşesinde unutulmuş çocukluğumuzu, yıllardır açılmamış bir sandığın içinden çıkarıp bronşlarımıza oradan gönüllerimize bırakıyordu. Doymak ne mümkün.
Ihlamur kokusunu denizin tuzlu havasına karıştırarak içimize çektik. Vapur henüz hareket etmeden İstanbul, çoktan yolculuğumuza başlamıştı.
Vapurun ağır ağır dövülen gövdesinden yükselen sesle martıların çığlıkları birbirine karışmıştı. Sanki gökyüzünde görünmeyen bir koro vardı; konuşmalarımıza parantez açıyor, cümlelerimize virgül koyuyordu. Sonra sustular. Ya da biz onların sesine alıştık. Martılar vapurun peşinde beyaz lekeler gibi uzanıyor, kanatlarının gölgesi bir an suya değip sonra kayboluyordu. Her çığlık, İstanbul’un üstümüzde bıraktığı eski bir ses gibiydi.
Biz sustukça şehir konuşuyordu. Fakat İstanbul’un konuşması kelimelerle değildi. Bir kubbenin uzak çizgisinde, kıyıya yaslanmış bir taş duvarda, suyun üzerinde titreşen bir ışıkta konuşuyordu. İnsan biraz dikkat edince şehrin sesinin aslında suskunluk olduğunu anlıyordu.
Tam o sırada önümüzde devasa bir kuru yük gemisi, Marmara’nın açıklığına doğru ağır ağır süzülüyordu. Vapurumuz yavaşladı. Koca geminin yanında küçücük kaldık. Bir an, iki ayrı İstanbul gibi göründü gözümüze: Biri ağır, büyük ve bugünün dünyasına ait; diğeri küçük, eski ve hafızasının peşinden giden bir vapur.
Vapur, gemiye yol verirken adeta bir saygı duruşunda bulunuyordu. Rotasını zarif bir dönüşle Dolmabahçe Sarayı’na doğru çevirirken usulca salındı. Koca geminin gölgesi suya düşünce vapurumuzun küçüklüğü daha da belirginleşti. Fakat İstanbul’un tarihi karşısında insanın büyüklüğü de küçüklüğü de aynıydı.
Çünkü bazı şehirlerde büyüklük metreyle ölçülmez. Bir sarayın duvarlarına bakarken insan kendini küçülmüş hisseder; bir çeşmenin başında duran adsız bir taşın önünde ise yüzyılların birikimini ve zamanın derinliğini kavrar.
Gözlerimiz yeniden mavi sulara kaydı. Zaman zaman yüzeyde belirip kaybolan yunusların yeniden ortaya çıkabileceği umuduyla, sanki maviliğin içinde bir mucize arar gibi baktık. Deniz susuyordu. Belki de denizin bize öğrettiği ilk şey buydu: Her şeyi görmek mümkün değildir. Bazı şeyler yalnızca beklenir.
Boğaz’ın suları her seferinde başka bir maviyle çıkar karşınıza. Bazen sabah serinliği kadar ürpertici, bazen akşam hüznü kadar derin… Çinili Camii’nin duvarlarını süsleyen İznik çinilerindeki o eşsiz maviyi düşündük. Yüzyıllar önce bir ustanın elinden çıkan çini ile bugün güneşin üzerinde titreştiği deniz arasında görünmez bir akrabalık vardı. Biri toprağın ateşten geçerek kazandığı renkti; diğeri göğün suya bıraktığı renk.
Mavi bazen umutla parlıyor, bazen içine kapanıyordu. İstanbul’un mavisi yalnızca bir renk değildi. Bir hatıranın kendisi gibiydi. Baktıkça derinleşiyor, derinleştikçe insanın içindeki eski bir odayı açıyordu.
Eğer maviliği kucaklamak mümkün olsaydı, kokusu belki çocuklukta kaybedilmiş bir oyuncağı yeniden bulmak gibi olurdu; tarifsiz, zamansız ve derinden gelen bir haz. Ama insan bazı şeyleri kucaklayamaz. Sadece bakar. Hatırlar. Sonra eli boş döner. Belki de denizin mavisi bu yüzden bizi kendisine çekiyordu.
Galata Köprüsü ile Dolmabahçe Sarayı arasında, bir tespihin taneleri gibi zarafetle dizilmiş camileri ve çeşmeleri artık denizden görmek mümkün değil. Bir zamanlar bu kıyılarda taş ile su arasında başka türlü bir anlaşma vardı. Cami kubbesi gökyüzüne yükselirken çeşmenin mermeri suya eğilir, yalıların ahşabı ışığı tutar, minareler ufka ince çizgiler çizerdi. İstanbul, kıyısında yalnızca binalar biriktirmemişti; eşsiz bir üslup kurmuştu.
Taş, su ve gökyüzü birbirinin devamı gibiydi. O narin silüetler bir zamanlar suyun aynasında dua gibi yansırken şimdi betonun ve yeni yapıların gerisinde kaybolmuş durumda. Şehir büyüdükçe manzara çoğaldı; fakat hafıza küçüldü.
Kim bilir, hangi el bir gelinin boynundaki zarif incileri koparır gibi bu kıyıdan o eski silüetleri söküp aldı? Bir zamanlar birbirine yakışan taş, su ve gökyüzü arasındaki o zarif ilişki bozulmuştu. İstanbul’un kıyıya bakan yüzü, kendi hafızasından biraz daha uzaklaştırılmıştı. Eskiden şehir denize bakıyordu. Şimdi denizden şehre baktığımızda, şehrin bize ne kadar az baktığını hissediyoruz.
Eskiden kıyıya usulca sokulan dalgalar cami avlularına kadar gelir, ezana karışan bir ses gibi taşların arasından geçerdi. Şimdi dalgalar kendini beton duvarlara çarpıyor. Her çarpışmada sanki kıyının altında unutulmuş bir kapıyı yokluyorlar. Deniz artık yalnızca kıyıya vurmuyor. Hatıralara vuruyor.
Çeşmelerin susmuş lülelerinden sızmaya çalışan vakitler, zamanın kırık aynasında yansıyor. O taş ağızlardan bir zamanlar akan su yalnızca susuzluğu gidermezdi. Bir çeşmenin başında duran insan, farkında olmadan bir geleneğin içine girerdi. Su ikram etmek, bir yabancıya el uzatmak, yoldan geçene nefes aldırmak, karşılıksız vermek… Çeşmeler bu yüzden yalnızca suyun değil, İstanbul’un terbiyesinin de hafızasıydı.
Bir taşın üzerine işlenmiş birkaç satır bugün bize yalnızca bir kitabe gibi görünür. Oysa o satırlarda bir insanın hayır dileği, bir ailenin adı, bir devrin estetik anlayışı ve hiç tanımadığımız insanların iyilik yapma arzusu saklıdır. Taş susar; fakat geçmişi saklar.
Biz bu maviliğe baktıkça yalnızca denizi değil, üzeri örtülmüş bir geçmişin çırpınan kalbini izliyorduk. Mavi hâlâ oradaydı. Ama şehrin mavisi değişmişti. Eskiden yapıların arasından denize ulaşan göz, şimdi bariyerlerin, duvarların ve devasa beton gövdelerin arasından kendine küçük bir açıklık arıyordu.
Adına Galataport denilen bu yeni kıyının gözdesi ise gökyüzünü karartan devasa kruvaziyer gemileriydi. Her biri yüzen bir şehir gibi; kat kat balkonları, ışıklarla donatılmış güverteleri, binlerce yolcusuyla… Rıhtım onların iniş ve biniş törenlerine ayrılmış büyük bir sahneye dönüşmüştü. Bazen iki dev birden yanaşıyor, kentin kıyısına dayanan iki ihtişamlı yapı gibi yan yana duruyordu.
Yeni İstanbul da kendi dilini kuruyordu. Cam, çelik, ışık ve hareket… Eski İstanbul’un dili ise taş, ahşap, su ve sessizlikti.
İkisi aynı kıyıda karşılaşıyordu. Biri bugünün hızını, diğeri geçmişin ağırbaşlılığını taşıyordu.
Ama biz o sahneyi yalnızca uzaktan seyrediyorduk. Sahilin halka ait nefesi bariyerlerle kesilmişti. Denize en çok ihtiyacı olanların, denize en uzak kalanlar olduğunu düşündük. Eskiden kıyıya inmek için yalnızca bir adım yeterdi. Şimdi kıyıya yaklaşmak için önce bir yol, sonra bir duvar, sonra bir kapı geçmek gerekiyordu.
Kıyıya bakıyor, fakat kıyıya ulaşamıyorduk. Şehrin denizle kurduğu eski yakınlık, araya giren duvarlarla bir seyirlik manzaraya dönüşmüş gibiydi.
Kıyı boyunca uzanan duvarlar yalnızca manzarayı değil, hafızayı da saklıyordu. Hamamlar, camiler, çeşmeler… Bir zamanlar denizle göz göze duran o yapılar şimdi yeni yapıların ardında sıkışmış silüetler hâlinde kalmıştı.
Oysa bir şehrin hafızası, müzelerde sergilenen birkaç eşya değildir. Hafıza, gündelik hayatın içinde yaşar. Bir çeşmenin önünde durur, bir hamamın kubbesinde buhar olur, bir caminin avlusunda çocuk sesine karışır.
Şimdiyse hamamların bir kısmı modern spa anlayışının içinde başka bir kimliğe bürünmüş, çeşmeler dekoratif bir taş parçası gibi sessizleşmiş, camiler ise çevrelerindeki yeni yapıların arasında kendilerine kalan gökyüzüne bakar hâle gelmişti. Bir zamanlar hayatın merkezinde duran şeyler, şimdi manzaranın kenarında kalmıştı.
Galataport ışıklı ve ihtişamlıydı. Bunu inkâr etmek mümkün değildi. Fakat ışığın çokluğu, bazen gölgenin derinliğini de gösterir. Biz o ışıklara bakarken eski kıyının karanlığını düşündük.
Belki şehirler de insanlar gibiydi. Yeni bir yüz takınırken eski yüzlerini tamamen kaybetmiyorlardı. Sadece onu biraz daha geriye itiyorlardı.
Haliç vapuru Galata Köprüsü’nün altından süzülürken genzimize kızarmış balık kokusu doldu. Bir anda geçmiş başka bir kapıdan içeri girdi. Ihlamur bizi çocukluğumuza götürmüşse, balık kokusu da bizi başka bir İstanbul’a götürüyordu.
Bir koku bazen insanın hatırlamak istemediği şeyi bile hatırlatır.
Karaköy Balık Pazarı’nı düşündük. Bir zamanlar İstanbul’un en canlı pazarlarından biri olan o yer şimdi viraneye dönmüş binaların arasında zar zor seçiliyordu. Zamanın dişleriyle aşınmış duvarlar, dökülmüş tabelalar, yorgun tezgâhlar…
O pazar bir zamanlar yalnızca balık satmıyordu. Hayat satıyordu.
Sabahın erken saatlerinde çarpan teraziler, birbirine karışan esnaf sesleri, gazeteye sarılmış palamutlar, kasaların içindeki gümüş renkli balıklar ve limon kokusu…
Bir şehrin hafızası bazen büyük olaylarda değil, bir balığın üzerine sıkılan limonun kokusunda saklanır.
Uzaklaşırken Karaköy’e son bir kez daha baktık. Hâlâ dimdik duruyordu. Ama artık yalnızca dimdik duruyordu. Bir insanın yaşlanınca aynaya bakması gibi, şehir de kendi eski yüzüne bakıyordu. Yüz yerindeydi; fakat o yüzde eski canlılığın ışığı yoktu.
Biz ise o görüntünün önünden geçerken yalnızca İstanbul’un ruhundan bir parçanın eksildiğini değil, kendi içimizde de bir şeylerin eksildiğini fark ettik.
Yanımızda olması gereken arkadaşımızın varlığını yitirmiş gibiydik. İşte o anda, bütün yolculuk boyunca peşimizden gelen o eksikliği ilk kez fark ettik.
Ihlamur kokusu hafifçe yeniden yükseldi. Çocukluğumuzdan kalma o koku, vapurun içine sessizce yayıldı. Bir insanın hatırası gibi.
Yanımızda artık yoktu.
Kimin olmadığını söylemedik. Bazı yoklukların adı söylenmez. Söylendiğinde küçülürler.
Belki de biz onu gündelik telaşların arasında fark etmeden geride bırakmıştık. Belki şehir değişirken o da sessizce bizden uzaklaşmıştı. Belki de kaybettiğimiz şey bir insan değil, insanın yanında kendisi olabildiği eski zamandı.
Vapurun uğultusunda bir martı sesi kayboldu. Bir süre hepimiz sustuk. O sessizlikte anladık ki insan bazen birinin yokluğunu, onun yanında bulunduğu zaman değil; bir gün dönüp baktığında artık orada olmadığını gördüğünde anlar.
İstanbul’un kıyıları da bize bunu hatırlatıyordu. Kaybolan yalnızca yapılar değildi. Bazı insanlar, bazı sesler, bazı kokular, bazı alışkanlıklar ve bazı dostluklar da şehirlerin eski kıyıları gibi sessizce hayatımızdan çekiliyordu.
Haliç’in kıyıları bize yalnızca kaybolan manzaraları değil, kaybolan canlılığı da gösterdi. Denizden baktığımız şehir geride kalırken kıyıda unutulan o eski nabzın izini sürmeye devam ettik.
Vapur ilerledikçe Galata’nın silueti geride kaldı. Kubbeler küçüldü, minareler ince bir çizgiye dönüştü, yeni yapıların ışıkları suya vurdu. Sonra onlar da birbirine karıştı.
Şehir gözümüzün önünden çekilirken bazı şeyler daha da görünür hâle geldi: İstanbul’un kendisi değil, İstanbul’dan geriye kalanlar.
İçimizde bir soru büyüdü:
İstanbul’un kıyılarından eksilen yalnızca taşlar mıydı, yoksa şehrin nefesi de yavaş yavaş başka yerlere mi çekiliyordu?
Haliç’in suyu önümüzde uzanıyordu. Vapur bizi şehrin başka bir hafızasına doğru taşıyordu. Geride bıraktığımız kıyıların isli hatırası henüz içimizden silinmemişti. Önümüzde yeni bir semt, yeni bir hikâye ve İstanbul’un başka suskunlukları bizi bekliyordu. (Devam edecek)