Bilindiği gibi sorumluluk, kişinin kendi tavır, tepki ve kararlarının sonuçlarını üzerine alması ve hesap vermesidir. Çalışanların ise görevlerini en iyi şekilde yerine getirme zorunluluğudur.

Tüm demokratik ülkelerde, ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanının ya da Başbakanın, kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü gözetmek, ifade, inanç, basın, özgürlüğünü ve iç ve dış güvenliği sağlamak, kendi çıkarlarını değil ülkenin çıkarlarını korumak, kamu yararını ve toplumun tüm kesimlerinin haklarını gözetmek gibi öncelikli sorumlulukları vardır.

Kısaca esas olan ülkenin ve toplumun çıkarları ve refahıdır.

Sorumluluk ve hesap verme olmadığı takdirde, yargı bağımsızlığını yitirir. Planlama ve denetim devre dışı kalır. Kamuda atamalar liyakatle değil sadakatle yapılır. Bilimsel ve rasyonel olmayan ekonomik kararlar enflasyona neden olur, ülke ekonomik olarak çöker. Dış politikada öngörülemez kararlar alınır, ülke itibar kaybeder. İktidarda kalmak için yandaş olmayanlar ötekileştirilir, gerginlik politikaları uygulanır…

Bilindiği gibi 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa Değişikliği Referandumuna kadar Cumhurbaşkanının yönetimsel sorumlulukları vardı. Cumhurbaşkanı seçim öncesi konuşmalarında, “Siz bu kardeşinize oy verin Türkiye'nin nasıl kalkınacağını, işsizliğin nasıl çözüleceğini, doların ve faizin nasıl düşeceğini göreceksiniz…” demişti. Aynı şekilde sık sık, “ Ben ekonomistim…” ifadesini de kullanmıştı. Daha sonra seçimde, iktidar lehine pek çok usulsüzlükler yapıldığı gibi Yüksek Seçim Kurulu da oylama devam ederken mühürsüz oyların geçerli sayılmasına karar verdi. Seçimlere tepkiler yükselince Cumhurbaşkanı açıkça, “ Atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi.

Gerçekten de iş işten geçti ve olanlar oldu. Artık tam yetkili ve tam sorumsuz bir Cumhurbaşkanımız oldu. Ardından 2018’le birlikte yüksek enflasyon, TL’de değer kaybı, mal ve hizmet fiyatlarında sürekli artış yaşandı. Paramızın satın alma gücünün düşmesi süreklilik kazandı. Merkez Bankasının döviz rezervlerinde inişler çıkışlar olduğu açıklandı. Yerli ve yabancı sermaye ülkeden çıkmaya başladı. Üretimlerde düşüş, gıda fiyatlarında artış süreklilik kazandı. İş yerlerinde ve fabrikalarda kapanmalar oldu. Hem devletin hem şirketlerin dış borcu ve cari açık artmaya başladı. Bunlarla da sınırlı kalmadı, genç işsizlikte, suç oranlarında, kadın cinayetlerinde, emeklinin, çiftçinin, esnafın, işçinin hak aramalarında artışlar hız kesmedi. Hapishaneler doldu taştı. Protestolar, trafik cezaları, benzin ve motorinde artışlar durmadı. Ülkeden beyin göçü başladı. Kamu varlıklarının satışı ve kamuda israf akıl almaz boyutlara ulaştı.

Sadece ekonomide değil, eğitimde, sağlıkta, adalette, yargıda, sanayide, tarımda ve ahlakta çöküşler yaşandı. Siyasi mühendisliklerle hukuku kendi amaçlarına uygun kullanmanın ve zengini daha zengin, fakiri çok daha fakir yapmanın yolları bulundu. Halkın felaketi, yandaşların saadeti oldu. Yoksulluk yaygınlaştı. Yargı muhalefet belediyelerine karşı sopa olarak kullanıldı. İktidar partisine bağlı belediyeler tarafından kamuya ait varlıklar parsel parsel satıldı. Plansızlık, programsızlık, denetimsizlik, sorumsuzluk ve hesap vermeme kamuda sistemleşti.

Bu vatanı korumak için kolunu, bacağını, gözünü kaybeden er gazilere yapılmadık eziyet kalmadı ama 50 bin kişinin katiline paye vermek ve teröristlere af için yasa çıkarıldı.

Değeri milyarlarla ifade edilen mülk sahibi şirketler, çalıştırdığı işçilere ödeme yapmadı, haklarını isteyen işçiler polis copuyla karşılandı, sendikacı tutuklandı.

Sorumsuzluk sadece Cumhurbaşkanı ile de sınırlı kalmadı, plansızlık, programsızlık, denetimsizlik, ilgisizlik ve hesap vermeme kamuda ve yandaş şirketlerde sistemleşti.

Bu ahvalde yandaş maden şirketlerinin, doğada yarattıkları tahribata, ekolojik yıkıma ve çevresel sürdürülebilirliğe karşı duyarsız ve sorumsuzlukları da arttıkça arttı. Nitekim Hazar Gölü sulak alanı ile SİT ve tarım alanı içinde kalan Gezin Tren İstasyonu alanında çalışmalar durmadı ve Gezin Tren İstasyonu maden sahasına döndü…

Oysa Gezin Tren İstasyonunun maden sahasına dönüşmesinin, Elazığ’ın doğal değerlerini ve yörenin geleceğini tehdit ettiği, basında yer alan yazılarda ve TV’de haftalarca konu edilmiş, şirket yetkilileri ile de görüşmeler yapılmıştı.

Velhasıl Türkiye büyük bir sorumsuzluk içinde, çok zor günlerden geçiyor!