Bir toplumun en zor zamanı, kötülüğü en yüksek sesle konuştuğu zaman değildir. Asıl tehlike, doğrunun yanlışla, ehliyetin liyakatsizlikle yer değiştirdiği; insanların artık kimin sözüne güveneceğini, hangi kapıyı çalacağını bilemediği zamanlardır. Çünkü yanlış kararlar yalnız bugünü yaralamaz; yarının umutlarını da sessizce ipotek altına alır. Fakat bütün bunlardan daha korkutucu olan, yanlışın kendisi değil; yanlışın zamanla normal kabul edilmeye başlanmasıdır.
İnsan bazen hayret ediyor. Sanki görünmeyen bir el, bu memleketin insanlarının üzerine ölü toprağı serpmiş. İtirazın yerini kabulleniş, sorgulamanın yerini ise "Bir bildikleri vardır." tesellisi almış. Oysa tevekkül; tedbirin bittiği yerde Allah'a teslim olmaktır. Tedbiri terk edip suskunluğu tevekkül sanmak, inancın değil, çaresizliğin adıdır.
İşte Gezin Tren İstasyonu'nda inşa edilen konsantre bakır yükleme platformuna gösterilen tavır da bu sessizliğin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. İnşaat artık son aşamasına gelmiştir. Aylar boyunca mahallî basında, özellikle TURAN GAZETESİ' nde bu konuda dikkat çekici yazılar yayımlandı. Basın toplantıları düzenlendi. Yetkililerin açıklamaları ise kamuoyunun vicdanını tatmin etmekten uzak birkaç cümleden ibaret kaldı. Ancak söylenen sözler, kurumuş toprağa düşen birkaç damla yağmur gibi kaybolup gitti. Ne güçlü bir toplumsal irade oluştu ne de vicdanları ayağa kaldıracak ortak bir ses yükselebildi. Koca bir memleket, olup biteni uzaktan seyreden bir yolcuya dönüştü.
Bu manzara bana dilden dile anlatılan haşlanan kurbağa benzetmesini hatırlattı. Soğuk suya bırakılan kurbağa, altındaki ateş yavaş yavaş harlandığı için tehlikeyi fark edemez. Su biraz daha ısınır; o biraz daha alışır. Her dereceyi hayatın olağan akışı sanır. Kaçabileceği zamanı, alışkanlığının rehavetine kurban verir. Sonunda onu öldüren yalnızca kaynayan su değildir. Asıl öldüren, tehlikeyi zamanında hissedememesi ve alışmanın uyuşturucu konforudur.
Toplumlar da böyledir. Büyük felaketler gürültüyle gelmez. Önce küçük tavizler verilir. Sonra sessizlik alışkanlığa dönüşür. Ardından susmak, sağduyu diye alkışlanır. En sonunda insanlar, kaybettiklerinin farkına vardıklarında artık geriye dönecek yol kalmamıştır. Çünkü bazı kapılar kapanırken ses çıkarmaz; o sessizliğin yankısı ancak yıllar sonra duyulur.
Gezin Tren İstasyonu’nda yapılan çalışma hakkında sorulması gereken soru, yalnızca bir yükleme platformunun yapılıp yapılmaması değildir. Asıl mesele; bu kararın hangi bilimsel verilere dayandığı, bölgenin doğal dengesi, insan sağlığı ve gelecek nesiller üzerindeki etkilerinin yeterince hesaplanıp hesaplanmadığıdır. Ekonomik kazanç elbette önemlidir; ancak hiçbir kazanç, kaybedilen bir tabiatın, kirlenen bir suyun ya da yok olan bir canlının yerine konulamaz. Çünkü para yeniden kazanılır; fakat bozulan tabiat dengesi bir daha eski hâline dönmez.
Sessizlik bazen vakardır; bazen de derin bir hikmet taşır. Ama haksızlık karşısındaki sessizlik, zamanla haksızlığın en sadık ortağı olur. Tarih, yalnız yanlış yapanları değil; doğruları bildiği hâlde susanları da yazar. Hatta çoğu zaman en ağır hükmünü onlar hakkında verir.
Tehlikenin farkında olmayanların, suyun içinde yavaş yavaş haşlanan kurbağa misali rahatını bozmadan beklediğini düşünmek zor değildir. Belki de yaklaşan tehlikeyi en önce hissedenler insanlar değil; Bermaz Ovası'nın sulak alanlarında yuva kuran kuşlar, sazlıkların arasına saklanan canlılar ve toprağın altında kıpırdayan küçücük mahlûklardır. Çünkü tabiat, insanın görmezden geldiği değişimi çok önceden sezer. Rüzgârın yönündeki küçük bir farklılığı, suyun rengindeki belli belirsiz değişimi, toprağın kokusundaki yabancılaşmayı ilk fark eden yine tabiatın kendisidir.
Konsantre bakır konteynerlerinin gölgesine bırakılacak olan yalnızca bir yükleme alanı değildir. O gölge, Dicle Havzası'nın bereketli kıyılarına da düşecektir. Hazar Gölü'nün sabahın ilk ışıklarıyla gümüşe dönen sularına da... Dağlardan yükselen kekik kokusuna, rüzgârın taşıdığı yabani çiçeklerin nefesine, yaz aylarının serin sabahlarında Bermaz Ovası'nı çınlatan kınalı kekliklerin sesine en ufak bir seste çalı diplerinden kaçıp giden tavşanlara kadar her canlı susacaktır.
Dicle kıyıları boyunca kendiliğinden yetişen yaban incirleri, dağ çilekleri, kuş üzümleri; ilkbaharda kır çiçekleriyle renklenen yamaçlar, yazın kekik kokusunu rüzgâra bırakan dağlar ve sazlıklardan yükselen kuş sesleri... Dicle kıyılarını kıymetli kılan yalnızca içinden akan su değildir. O kıyılara hayat veren; köklerini suya uzatan söğütler, gölgesinde soluklanan insanlar, sazlıklarda yuva kuran kuşlar, suya inen yaban hayvanları ve akşam serinliğinde kekik kokusunu içine çeken bütün canlılardır. Bunlardan biri eksildiğinde yalnızca bir ağaç, bir kuş ya da bir dere kenarı eksilmez; Dicle'nin hafızasından da bir sayfa kopar. Ne var ki insan, bu sessiz eksilişi çoğu zaman ancak yıllar sonra, çocukluğunun kokusunu bulamadığında, keklik seslerinin sustuğunu fark ettiğinde ve Dicle kıyılarının kendisine yabancılaştığını hissettiğinde anlayabilir.
Belki bugün hiçbir şey olmayacaktır. Belki yarın da… Belki yıllar boyunca her şey yolundaymış gibi görünecektir. İşte en büyük aldanış da budur. Çünkü felaketler çoğu zaman ayak sesleriyle gelmez; gölgesi önce düşer. Önce endişeler küçümsenir, sonra ihtimaller hafife alınır, ardından tedbir almak yerine teselli cümleleri kurulur. İnsan, kendisini rahatlatan yalana, huzurunu kaçıracak hakikatten daha kolay inanır.
Oysa tabiatın hafızası insandan daha güçlüdür. İnsan unutur; toprak unutmaz. Su unutmaz. Ağaç unutmaz. Bir kez kirlenen suyun, bozulan dengenin ve yok olan hayatın hesabını yıllar sonra bile sessizce önümüze koyar. Tabiat intikam almaz; sadece kendisine yapılanın karşılığını eksiksiz verir.
Allah korusun, meydana gelebilecek tek bir kaza bile yalnızca birkaç konteyneri ilgilendiren teknik bir olay olarak kalmayacaktır. Çevreye saçılabilecek zehirli maddeler yalnızca suyun içindeki kurbağayı değil; balıkları, kuşları, böcekleri, sürüngenleri, otlaklarda dolaşan hayvanları, toprağın bereketini ve o sudan içen insanı da aynı kaderin içine sürükleyebilir. O gün zehirlenen yalnızca bir dere olmayacaktır; bir ekosistem, bir vadi ve belki de yüzyılların emanetini taşıyan bir tabiat ağır bir yara alacaktır.
Tabiat kendini savunamaz. Onun mahkemesi yoktur, avukatı yoktur, konuşacak dili de yoktur. Onun dili, vicdan sahibi insanlardır. Eğer o vicdan susarsa, geriye yalnızca kurumuş dere yatakları, kekik kokusunu bastıran ağır bir metal kokusu ve artık dönmeyen kuşların sessizliği kalır. En acısı da budur; tabiat çığlık atarak ölmez. Sessizce çekilir. İnsan ise onu kaybettikten sonra sesini aramaya başlar.
Fakat gelin, bütün bu kaygıları bir yana bırakalım.
Kurbağa misali biz de altındaki ateş usul usul harlanan kazanın içine girelim. Suyun her gün biraz daha ısınmasını seyredelim. "Henüz bir şey olmadı." diyelim. "Bana dokunmuyor." diyelim. "Bir bildikleri vardır." diyelim. Ateş biraz daha harlansın, su biraz daha ısınsın; biz de buna alışalım. Çünkü insanın en tehlikeli yanı, felakete bile alışabilmesidir.
Sonra bir gün su kaynamaya başladığında, artık sıçrayacak takatimizin kalmadığını anlayalım. İşte o gün söyleyeceğimiz her söz, kaynayan suyun üzerine düşen bir damla gözyaşı kadar faydasız olacaktır. Ne pişmanlık ateşi söndürecek ne de keşke demek zamanı geri çevirecektir.
Dilim varmıyor ama insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Gerçekten ibret almak için önce felaketin yaşanması mı gerekiyor?
Eğer tehlikeyi görebilmek için mutlaka acıyı tatmak gerekiyorsa, o zaman kaynayan kazanın içindeki kurbağadan hiçbir farkımız kalmamış demektir.