Kiraz ve kayısı mevsimini Elâzığ'da geçirmeyenler, ömürlerinin bir parçasını eksik yaşamış olurlar. Harput kirazı, Baskil kayısısı ve Altınova'nın etli biberleriyle gelen yaz, başka yerlerdeki yazlara pek benzemez. Buna bir de fırından yeni çıkmış peynirli ekmeği ilave ederseniz, insanın neden durup dururken memleketini özlediğini anlatmaya kelimeler kifayet etmez.


Memleket hasreti garip bir şeydir. Bazen bir türküyle gelir, bazen unutulduğunu sandığınız bir sokak adıyla. Bazen de hiç beklemediğiniz bir anda, ağzınıza attığınız bir kiraz tanesiyle çöker yüreğinize. Bir koku, bir ses, bir tat alır insanı yıllar öncesine götürür. Bir bakarsınız çocukluğunuzun avlusundasınızdır; bir bakarsınız çoktan yıkılmış bir bahçenin gölgesinde eski dostlarınızla yeniden konuşuyorsunuzdur.


Yıllardır Elâzığ dışında yaşayanların diline kulak verin. Sohbetin bir yerinde mutlaka Harput çıkar ortaya. Baskil çıkar. Dutluklar, bağlar, bahçeler çıkar. Çaydaçıra'nın ateşi görünür uzaktan. Peynirli ekmeğin kokusu düşer hafızalara. Çünkü insan doğup büyüdüğü yerden uzaklaşabilir; fakat onu gönlünden söküp atamaz. Memleket dediğimiz şey biraz da insanın içinde taşıdığı, hiçbir zaman tamamen terk edemediği hatıralardır.


Ömrünün büyük kısmını Elâzığ dışında geçirmiş biri olarak, uzaktaki hemşerilerimin duygularına tercüman olduğumu düşünüyorum. Her birinin içinde, kapısı hiçbir zaman kapanmayan bir hatıra bahçesi vardır. O bahçede kirazlar her yıl yeniden kızarır. Kayısılar güneşte olgunlaşır. Dut ağaçlarının altında çocuk sesleri yankılanır. Akşam üzerleri sulanan bahçelerin toprağından yükselen koku hâlâ burnunuza gelir. Aradan yarım asır geçse de mazinin sesleri kulaklarda çınlamaya devam eder.


Hafızanın kuytu bir köşesinde saklanan günler, eski bir film şeridi gibi zaman zaman dönmeye başlar. Bir arkadaşın kahkahası, bir komşunun sesi, bir öğretmenin nasihati yeniden duyulur. Çoktan kaybolduğunu sandığınız görüntüler birer birer canlanır. O günlerin insanları gelir geçer gözünüzün önünden. Kimi hayattadır, kimi çoktan göçüp gitmiştir. Fakat hatıralar inatçıdır; insanın peşini kolay kolay bırakmaz.


Belki de bu yüzden kirazın tadı yalnızca kirazın tadı değildir. Kayısı sadece bir meyve değildir. Bir dut gölgesi, bir sokak başı, bir çeşme sesi de öyle...

Her biri insanı kendisine, geçmişine ve bıraktığı yıllara götüren sessiz bir yol arkadaşıdır.

Asıl güzellik, uzun zamandır yüz yüze görüşemediğiniz dostlarla yeniden bir araya gelmektir. Saçlarına ak düşmüş arkadaşların yüzünde gençlik yıllarının izlerini yeniden görmek, yarım kalmış sohbetleri kaldığı yerden sürdürmek, aynı hatıraya farklı açılardan bakabilmek… İşte insan ömrünü biraz da bu anlar uzatır. Takvimlerin yapamadığını çoğu zaman bir dost meclisi yapar.


İnsan hatıralarını yâd ettikçe ömrü geriye doğru uzar. Çocukluğuna döner, gençliğine uğrar, unuttuğunu sandığı sevinçlerini ve üzüntülerini yeniden yoklar. Bir çınarın altında, bir bahçenin gölgesinde, önünde kiraz ve kayısı tabakları dururken dostlarla edilen sohbetin tadı, başka hiçbir yerde kolay kolay bulunmaz.
Elâzığ işte böyle bir yerdir. Sadece yaşanılan bir şehir değil; insanın ne kadar uzağa giderse gitsin içinde taşıdığı, vakti geldiğinde bir kokuyla, bir tatla, bir sesle yeniden dönüp dolaşıp vardığı bir yurt hatırasıdır. Belki de insanı sılasına çeken şey ne kirazdır ne kayısı… Bir dostun sesi, bir dostun bakışı, yıllar önce yarım kalmış bir sohbetin sıcaklığıdır.


Çünkü insan memleketini değil, memleketinde bıraktığı kendisini özler.


Beni en çok çocukluk ve gençlik yıllarımızın geçtiği sokaklar çeker. Birlikte koştuğumuz caddeler, öfkeli öfkeli attığımız turlar, karşı tarafa laf yetiştirmelerimiz, uzaktan uzağa göz seğirtmelerimiz… İnsan bunların hepsini birden özlüyor. Yıllar sonra o yaşanmışlıkların geçtiği yerlere yeniden vardığınızda aklınıza neler gelmez ki… Şimdi saysam günler sürer, yine de bitiremem.


Aradan uzun yıllar geçtikten sonra karşılaşan eski dostlar, biriktirdiklerini birbirlerine anlatmanın telaşına düşerler. Herkes yılların içinden yeniden geçer gibi konuşur. Söyleyecek sözü, anlatacak hikâyesi, paylaşacak sevinci ya da hüznü vardır. Sanki geçen zamanın hesabını birkaç saate sığdırmak isterler.


Neyse ki ben, biriktirdiğim her şeyi bir çırpıda dostumun önüne dökme telaşına pek kapılmam. Daha çok karşımdakini merak ederim. Bunca yıl içinde neler yaşamıştır, neler biriktirmiştir? Hangi yolları yürümüş, hangi sevinçleri ve hangi kederleri omuzlamıştır?

Sorularım içimde çoğalır, dilimde art arda sıralanır.
Uzun zamandır yüz yüze konuşamadığımız, zaman zaman sadece telefonun imkân verdiği seslerle birbirimize ulaştığımız Nazım Payam ile Elâzığ’da buluştuk. Ne buluşma ama…

Kısa bir zamana neredeyse elli yılı sığdırdık desem abartmış olmam.


Nazım Payam, Türk edebiyatının yaşayan seçkin şairlerindendir. Otuz yıla yaklaşan bir zamandır Elâzığ’da yayımlanan Bizim Külliye dergisinin kurucularından olup, kuruluşundan bu yana yayın yönetmenliğini sürdürmektedir. Bu yönü bile onun edebiyat ve kültür dünyasındaki yerini anlatmaya yeter.


Anadolu’nun bir şehrinden çıkıp Türkiye çapında ses getiren bir edebiyat dergisini onlarca yıl ayakta tutmak kolay değildir. Bizim Külliye, yayımladığı yazılar, dosyalar ve açtığı tartışmalarla çoktan şehir sınırlarını aşmış bir kültür mektebine dönüşmüştür. Böyle bir yayın hayatının kültür geleceğimiz adına büyük bir kazanç olduğu açıktır.


“Bizim Külliye”yi başka bir yazının konusu olarak bir kenara bırakalım da gelelim “Ses ve Yaz” meselesine.


Nazım Payam, yazdığı kitaplardan söz ederken elime tutuşturduğu eserlerden birinin adı “Ses ve Yaz” idi. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, yazım sürecinde yaşadığı duygu yoğunluklarını anlatıp durdu. Yanında “Hatırlamak Ömrü Uzatıyor” ve “Bir Göç Ne Bırakır Ardında?” da vardı.


Nazım Payam’ın bahçesi kütüphanesidir sanki. O kütüphaneden devşirdiği kitapları bir poşete doldurup önüme koyarken, bana kendi bahçesinin meyvelerini sunuyor gibiydi. Sanki kirazı, kayısıyı dallarından koparıp kucağıma bırakıyor; her kitapla birlikte başka bir mevsimi, başka bir hatırayı önüme seriyordu.


Kütüphanesindeki kitaplar onun için yaşayan şeyler gibiydi; zamanı geldikçe emek isteyen, büyüyen, karşılık bekleyen fideler. Kütüphanesindeki kitaplar özenle konularına göre sıralanmış halde bekliyorlardı.


Nazım, yazdığı ve yetiştirdiği bu kitapları bana verirken onları taşıyıp taşıyamayacağımı hiç düşünmüyordu. Oysa ben, ömrünün büyük kısmını gurbette geçirmiş biri olarak, bu kadar hatırayı hüzne karışmadan nasıl taşıyacaktım?


Doğrusu Nazım Payam’ın şiirlerini yıllardır çeşitli edebiyat dergilerinden takip ediyordum. “Bizim Külliye”de yayımlanan yazılarını da okuyordum. Fakat deneme kitapları hakkında bu kadar bilgim yoktu. Sonradan fark ettim ki en çok sevdiği eserler arasında, denemelerini topladığı kitaplar vardı.


“Ses ve Yaz”ı elime alır almaz, uzun zamandır kaybettiğim bir dost yeniden karşıma çıkmış gibi oldum. Ne söyleyeceğimi bilemediğim bir anın içine düşer gibi… Kitapla aramda böyle sessiz bir yakınlık kuruldu.


Aslında onu okumadım; daha çok içine girdim. Bir suyun içine girer gibi… Susuzluğun insanı nasıl içine çektiğini bilirsiniz. Harput’un kirazı, Baskil’in kayısısı, dut ağaçlarının gölgesi… Hepsi birden uzak bir yerden değil, hafızanın içinden çıkıp geldi. Sayfalar ilerledikçe ben de kendi hatıralarımın içinde yürümeye başladım.


Bu yazıların yalnızca Elâzığ’ı anlattığını sanmak eksik kalır. Buradan başlayan yol, daha geniş bir coğrafyaya açılıyor; insanın kendisine, hafızasına, arayışına dokunuyor. Bu yüzden “Ses ve Yaz”, bir şehrin değil, bir insan hâlinin kitabı gibi duruyor.


Ve kitap, bende yalnızca okunan bir şey olarak kalmadı. Sanki bir koku gibi yayıldı; kirazın, dutun, kayısının hafif serinliği gibi zihnimin bir köşesinde kaldı.


Belki de kitabın bitmesini istemeyişimin sebebi buydu. İyi bir sohbetin sona ermesini istemeyen insan gibi düşündüm. Çünkü edebiyatın, hatıranın ve insanı insan yapan değerlerin konuşulduğu metinlere ne kadar hasret kaldığımızı bir kez daha fark ettim.
Kitap ödüllü bir eser. Fakat doğrusu, aldığı ödüllerden daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Yüz altmış sayfalık bu kitabın içinde, farklı zamanların ve farklı dünyaların izleri yan yana duruyor. Kitabı okurken Oğuz Kağan’dan Kaşgarlı Mahmud’a, Yahya Kemal’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a uzanan bir kültür ve medeniyet iklimi içinde gezip durdum.


Hatıralar, tarihî anekdotlar, fıkralar, şiirlerin hikâyeleri… Hepsi bir araya gelmiş; insanı durup düşündüren, bazen de kendi yolculuğuna döndüren bir bütün oluşturmuş. Adeta eski zaman çerçilerinin sandığı gibi… Elinizi hangi köşesine uzatsanız başka bir hatırayla karşılaşıyorsunuz. “Ses ve Yaz” bu haliyle, hayata ve insana dair tükenmez bir hazine sandığını andırıyor.


Ötüken Yayınları tarafından 2023 yılında yayımlanan kitap, otuz dokuz başlık altında toplanan yazılardan oluşuyor. Ancak kitabın değeri sayıların içinde değil, taşıdığı irfanın derinliğindedir. Sayfaları çevirdikçe, Harput’un asırlardır biriktirdiği irfan ve hikmet dünyasına yeniden bakıyorsunuz.


O sandığın zenginliğini gördükçe insan, Harput toprakların hafızasına bir kez daha hayran kalıyor.