Tarih bazen aynı olayları tekrar etmez. Aynı imtihanları tekrar eder.

İsimler değişir, makamlar değişir, kullanılan kavramlar değişir. Dün açıkça söylenenler bugün daha özenli kelimelerin arkasına saklanabilir. Fakat değişmeyen bir gerçek vardır: Bir milletin egemenliği ya kendisine aittir ya da değildir.

Millî Mücadele’nin en karanlık günlerinde teslimiyet ile direniş arasındaki ayrım tam da buydu. O günlerin ruhunu anlatan meşhur diyalogda Damat Ferit Paşa’nın, Sevr’e karşı duran Ali Rıza Paşa’ya küçümseyerek “Yalnız kaldınız Paşam” dediği, Ali Rıza Paşa’nın ise “Ziyanı yok, ben Türk milletiyle kaldım” cevabını verdiği aktarılır.

Aradan bir asır geçti. Şimdi yeniden bu cümleyi hatırlamanın zamanıdır.

Türkiye bugün terörün sona erdirilmesi, silahların bırakılması, toplumsal bütünleşme ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak ifade edilen hukuki düzenlemeler üzerinden önemli bir dönemeçten geçiyor.

Bu ülkede terörün bitmesini kim istemez? Kim bir askerin daha şehit olmasını, bir annenin daha kapısına ateş düşmesini ister? Elbette silahlar susmalıdır. Elbette terör bitmelidir. Türkiye enerjisini teröre değil bilime, üretime, teknolojiye ve çocuklarının geleceğine harcamalıdır.

Fakat terörün sona ermesini istemek başka, terörün silahla elde edemediği sonuçların siyaset veya hukuk eliyle elde edilmesine razı olmak başkadır.

Bir terör örgütünün silah bırakması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yapılmış bir iyilik değildir. Kendini feshetmesi de devlete sunulmuş bir lütuf değildir. Silah bırakmak zaten olması gerekendir. Çünkü devlet ile terör örgütü iki eşit taraf değildir. Bir tarafta egemenliğini milletten alan meşru devlet, diğer tarafta bu egemenliğe silahla meydan okuyan yasa dışı yapı vardır.

Devletin terör örgütüne barış borcu yoktur. Devletin milletine güvenlik, adalet ve hukuk borcu vardır. Şehitlerinin hatırasını koruma borcu vardır.

Bu nedenle “çerçeve yasa” meselesine yalnızca teknik bir kanun değişikliği gözüyle bakılamaz. Bir düzenlemeye hangi ismin verildiği değil, hangi sonucu doğurduğu önemlidir. Çerçeveyi terör örgütünün talepleri değil Türkiye Cumhuriyeti Anayasası çizmelidir. Kırmızı çizgiyi günlük siyaset değil milletin egemenliği belirlemelidir.

Sorulması gereken açıktır: Düzenleme Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını bugün veya yarın tartışmaya açabilecek bir kapı aralıyor mu? Devletin egemenlik yetkilerini gelecekte pazarlık konusu hâline getirebilir mi? Terör örgütü mensupları bakımından genel hukuk düzeninden ayrılan özel bir statü oluşturuyor mu? Silahla elde edilemeyen siyasi taleplerin başka isimler altında hukuk düzenine taşınmasına zemin hazırlıyor mu? Şehit ailelerinin ve gazilerin adalet duygusunu yaralıyor mu?

Devlet aklı yalnızca bugünü kurtarmak değildir. Devlet aklı yarını görebilmektir.

Çünkü egemenlik her zaman bir gecede kaybedilmez. Bazen önce küçük bir istisna oluşturulur. İstisna emsale, emsal hakka, hak siyasi talebe dönüşür. Yıllar sonra dönüp bakıldığında “Bundan ne olacak” denilen küçük bir adımın çok daha büyük sonuçların başlangıcı olduğu görülür.

Terör sona erecekse koşulsuz sona ermelidir. Silah bırakılacaksa koşulsuz bırakılmalıdır. Suça karışmamış kişiler bakımından hukuk devletinin gerektirdiği düzenlemeler elbette yapılabilir. Teslim olanlar için mevcut hukuk içerisinde çözümler üretilebilir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği pazarlık konusu yapılamaz. Üniter devlet yapısı tartışılamaz. Terörün siyasi kazanım elde ettiği görüntüsü oluşturulamaz.

Burada en büyük sorumluluk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşmektedir. Çünkü TBMM sıradan bir parlamento değildir. Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş Gazi Meclistir. Duvarında boşuna “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazmaz.

Bu cümlenin aması yoktur. Fakatı yoktur. Dipnotu yoktur. Geçici maddesi yoktur.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Bu nedenle bazen milletvekilinin önüne yalnızca bir kanun teklifi gelmez. Bazen önüne tarih gelir. Partiler değişir, ittifaklar değişir, genel başkanlar ve makamlar değişir. Fakat Meclis tutanakları kalır. İmzalar kalır. Oylar kalır. Milletin hafızası kalır.

Bugün ihtiyatlı davrananlara “Barış istemiyor musunuz”, “Dünya değişti”, “Eski ezberleri bırakın” denilebilir. Belki yeniden o cümle kurulabilir: “Yalnız kaldınız.”

Mesele kaç kişi olduğumuz değildir. Mesele kimin yanında kaldığımızdır.

Biz barışın karşısında değiliz. Terörün bitmesinin karşısında değiliz. Türk’ün de Kürt’ün de bu ülkenin eşit vatandaşı olarak huzur içinde yaşamasını istiyoruz. Ama kardeşliğin bedeli egemenlik olamaz. Barışın bedeli Cumhuriyet olamaz. Silah bırakmanın karşılığı devletin temel nitelikleri olamaz.

Türkiye terörden kurtulacaksa Cumhuriyet’i küçülterek değil, güçlendirerek kurtulmalıdır. Barışacaksa başı eğik değil, başı dik barışmalıdır. Çünkü aradığımız şey teslimiyetin sessizliği değil, onurlu ve kalıcı barıştır.

Bir de şehitlerimiz vardır.

Bu ülkenin dağlarında yirmili yaşlarında toprağa düşen çocuklarımız, evladının üniformasına sarılarak ağlayan annelerimiz, bu mücadelede uzvunu kaybeden gazilerimiz vardır. Devlet aldığı kararları onların yüzüne bakarak anlatabilecek durumda olmalıdır. Şehitlerin hatırası siyasetin önünde engel değil, devletin ahlaki pusulasıdır.

Bu milletin hafızası güçlüdür. Damat Ferit’i de kaydetti. Sevr’e imza atanları da. Ama Mustafa Kemal’i, Erzurum’u, Sivas’ı, Sakarya’yı, Büyük Taarruz’u ve Lozan’ı da kaydetti.

Bugün önümüze üzerinde “Sevr” yazan bir kâğıt gelmeyecektir. Tarih kendisini bu kadar basit tekrar etmez. Yeni zamanların kavramları ve yöntemleri farklıdır. Bu nedenle mesele isimlere değil sonuçlara bakmaktır.

Bir düzenleme milletin egemenliğini güçlendiriyorsa arkasında durulur. Terörü gerçekten ve koşulsuz biçimde sona erdiriyorsa desteklenir. Kardeşliği büyütüyorsa sahip çıkılır. Ama terörün silahla alamadığını başka yöntemlerle elde etmesine kapı aralıyorsa orada durulur.

Çünkü bazı kapılar bir kez açıldığında kapatılması çok zor olur.

“Yalnız kaldınız Paşam.”

“Ziyanı yok, ben Türk milletiyle kaldım.”

Bugün de mesele budur.

Makamlar geçer. Partiler geçer. İttifaklar dağılır. Siyasi hesaplar unutulur. Ama vatan kalır. Cumhuriyet kalır. Bayrak kalır. Millet kalır. Ve tarih kalır.

Bir gün bugünün de defteri açılacak. Konuşmalar okunacak, imzalara ve Meclis tutanaklarına bakılacak. Gelecek nesiller bize tek bir soru soracak:

Devletin geleceği tartışılırken siz nerede durdunuz?

Bizim cevabımız bellidir.

Terör bitsin. Silahlar sonsuza kadar sussun. Bu ülkenin hiçbir evladı bir daha terör yüzünden toprağa düşmesin. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği üzerinde hiç kimse pazarlık yapmasın.

Çünkü bu devlet bize masa başında hediye edilmedi. Bedeli Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve terörle mücadelede binlerce şehidimizin kanıyla ödendi.

Birileri yeniden “Yalnız kaldınız” derse korkulacak bir şey yoktur.

Yeter ki doğru yerde kalalım.

Yeter ki milletin yanında kalalım.

Yeter ki Cumhuriyet’in yanında kalalım.

Çünkü bu topraklarda Damat Feritler çıkmıştır ama Mustafa Kemaller de çıkmıştır. Sevr yazılmıştır ama onu tarihin çöplüğüne atan bir millet de çıkmıştır.

Her Sevrin bir bozanı vardır

Ve tarih, bozanların adını teslim olanlardan daha büyük harflerle yazar.