Milletlerin hafızası vardır.
O hafıza bazen bir zaferle, bazen bir yenilgiyle, bazen de yanlış okunmuş bir tarihin ağır bedelleriyle şekillenir. Tarih, yalnızca geçmişi anlatan bir kitap değildir; geleceği inşa edecek aklın en önemli rehberidir.
Bugün Türkiye’nin terörle mücadelesi üzerine yapılan her tartışmada, Osmanlı Devleti’nin son dönemini yeniden okumak gerekir. Çünkü büyük devletler çoğu zaman aynı yöntemleri farklı aktörlerle tekrar ederler.
1896 yılında Osmanlı Bankası Baskını gerçekleştirildi. Bu saldırı, yalnızca bir banka baskını değil, Osmanlı Devleti’ni uluslararası baskı altına almak amacıyla planlanmış siyasi bir terör eylemiydi. Eylemin önde gelen isimlerinden biri olan Karekin Pastırmacıyan, namıdiğer Armen Garo, daha sonra Avrupa’ya geçti.
Aradan yıllar geçti.
II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte oluşan siyasal atmosferde Pastırmacıyan Erzurum mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a girdi. Ancak tarihî kayıtlar, onun daha sonra Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı Ermeni gönüllü birliklerinde yer aldığını ve bağımsız Ermenistan’ın kuruluş sürecinde önemli roller üstlendiğini göstermektedir.
Elbette tarih bire bir tekrar etmez.
Ancak devletlerin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları karşısında alınan kararların uzun vadeli sonuçları bakımından benzerlikler kurulabilir. Bu nedenle geçmişte yaşanan olaylar, bugünkü tartışmalarda dikkatle incelenmesi gereken tarihî örneklerdir.
Cumhuriyet’in kuruluşu da tam bu noktada büyük anlam taşır.
19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan Millî Mücadele, yalnızca işgal kuvvetlerine karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşı değildir. Aynı zamanda Anadolu’nun etnik temelde parçalanmasına yönelik projelere karşı millet iradesinin ortaya koyduğu tarihî cevaptır.
Lozan Antlaşması ise bu mücadelenin uluslararası hukuk bakımından tescili olmuştur.
Bugün farklı siyasi görüşlere sahip olmak demokratik toplumun gereğidir. Ancak hangi görüşten olunursa olunsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, ülkenin bölünmez bütünlüğü ve vatandaşların can güvenliği ortak payda olmak zorundadır.
Terör, hangi gerekçeyle olursa olsun sivilleri hedef alan şiddettir.
Devletin görevi ise bu tehditle mücadele ederken hem güvenliği sağlamak hem de hukuk devleti ilkesini korumaktır. Güvenlik ile hukuk birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Hukuk dışına çıkan güvenlik anlayışı da, güvenliği göz ardı eden hukuk anlayışı da topluma zarar verir.
Tarih bize şunu öğretmektedir:
Devletler bazen savaşta değil, yanlış siyasi hesaplarda yara alırlar.
Milletler ise ancak geçmişlerinden ders çıkarabildikleri ölçüde güçlü kalırlar.
Bu nedenle geçmişi romantik sloganlarla değil; belgelerle, arşivlerle ve tarih bilinciyle okumalıyız.
Çünkü tarih unutulduğunda, aynı hatalar farklı isimlerle yeniden karşımıza çıkabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı; kutuplaşma değil ortak akıl, hamaset değil tarih şuuru, öfke değil hukukun üstünlüğü ve millî birliktir.
Geçmişten alınacak en büyük ders de budur.