Son günlerde ülkemizde, özellikle sosyal medya mecralarında ve kamusal alanda Atatürk ile Cumhuriyet değerlerine yöneltilen en sığ ve en ilkel saldırılardan biri de basmakalıp bir söylemle yinelenen “80 yıldır heykelden başka ne yaptınız?” saçmalığıdır.

E7555C6A 6230 47Fc 8Dfd C5108A1Ca584-1

Bu hoşgörüsüz anlayış; on yıllar boyunca büyük emekler ve yokluklar içinde üretilip ardından kelepir fiyatlara yabancı şirketlere peşkeş çekilen, özelleştirilen Cumhuriyet’in sanayi tesislerini, limanlarını, bankalarını, demiryollarını, havayollarını ve kamu yapılarını görmezden gelir. Ancak bu saldırının merkezinde, bilinçaltına kazınmış derin bir heykel düşmanlığı yatar. Bu düşmanlık, ilkel toplumlarda heykelin baş sanat olduğu, put olarak kabul edildiği ve bu nedenle dine aykırı düştüğü yanılgısından beslenir.

Oysa tüm uygarlık tarihinde devletler, kentler ve medeniyetler en kalıcı izlerini heykelleriyle, anıtlarıyla bırakmıştır. Floransa’daki Michelangelo’nun Davud heykeli, Roma’daki Kurtarıcı İsa, Amerika’daki Özgürlük Anıtı, Mısır’ın Büyük Gize Sfenksi, Meksika’daki Chichen Itza Anıtı, Çin’deki Buda İlkbahar Tapınağı, Rusya’daki Motherland Calls ve Moğolistan’daki Göktürk Anıtları neyi ifade ediyorsa; Ankara’daki Atatürk heykeli, İstanbul’daki Taksim Anıtı, Elazığ’daki Balakgazi heykeli de aynı evrensel estetik dilin ve uygarlık göstergesinin birer parçasıdır. Yazının ve sözün yetmediği, güçsüz kaldığı yerde sanat başlar; heykel, resim ve müzik insanlığın ortak belleğini örer.

Ne yazık ki topluma bilinçli olarak aşılanan heykel ve sanat düşmanlığı bu topraklarda yüzyıllardır canlı tutulmaktadır. Atatürk devrimleri ve Cumhuriyet aydınlanması ile bir ölçüde kırılan bu düşünce, son 50-60 yıldır yeniden hortlatılmıştır. 1950’lerden itibaren Atatürk büst ve heykellerine yönelik saldırılarla başlayan süreç, ne yazık ki günümüzde de balyozlarla, çekiçlerle sürdürülmektedir.

İstanbul’da Halide Edip Adıvar’ın, Oğuz Aral’ın, Füsun Onur’un, Kâmil Sonad’ın, Kuzgun Acar’ın, Nusret Suman’ın Mimar Sinan heykelinin, Beşiktaş’taki İşçi heykelinin, Kars’taki Özgürlük Anıtı’nın ve Ankara’daki Periler Ülkesi ile Elazığ’da Nurettin Orhan’ın yapıtlarının parçalanması, yok edilmesi ya da depolara atılması bu anlayışın somut kanıtlarıdır.

İnsanı öteki canlılardan ayıran, onu bilimde ve sanatta yücelten en temel özellik düşünmesi, konuşması ve estetik değer üretebilmesidir. Buna karşın, insandaki doğal sanat dürtüsünün dinen yasak olduğu inancı günümüze dek taşınmıştır. Selefilerin minare, türbe ve mezar düşmanlığından tanıdığımız bu bakış açısına sahip kesimler, iddialarını Kur’an’daki Müminûn, Haşr, A’râf, Âl-i İmrân veya Mâide surelerindeki ayetlere dayandırmaya çalışırlar. Oysa ilgili ayetlerin hiçbirinde resim ve heykel yapmak doğrudan yasaklanmamıştır.

Bu türden tutumların temel nedeni, İslamiyet’i yeni kabul eden Arap kabilelerini yeniden putperestliğe yönelmekten alıkoymaktır. Kâbe’deki Lat, Uzza, Manat gibi putların etkisinden sıyrılmak kolay olmamıştır. Hatta Peygamber’in ölümünden hemen sonra yaşanan bazı dinden dönme olayları nedeniyle resim ve heykeller bir dönem mekruh sayılmıştır.

Ancak İslam tarihinde Emevi ve Abbasi saray duvarlarında, halifelerin bastırdığı paralarda, madalyonlarda ve minyatürlerde insan figürlerine bolca rastlanır. Peygamber’in yaşamını anlatan minyatürlerde bile Cebrail’in vahiy getirmesi ya da Kâbe’deki putların kırılması tasvir edilmiştir.

Herkes bilir ki sanatçılar hiçbir zaman puta tapınmak için heykel ve resim yapmazlar. Dolayısıyla bu heykel düşmanlığının temelinde yatanın özünde Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı olduğunu anlamak güç değildir.

“Put” arayanlar akıl ve bilimin en hakiki mürşit olduğunu söyleyen Atatürk’te ve Cumhuriyet’te değil, uygarlaşmanın öncüsü Mehmet Akif’in şu dizelerinde aradıklarını bulabilirler:

"Beşerin taptığı bir kendisinin heykelidir;
Dinlemem, etse de Allâh’ı bütün gün takdîs,
Ben bu mel’un putun uğrunda geberdim, hâlâ,
Kabaran kokmuş içimden: “Yaşasın nefs-i nefîs!”

(Mehmet Akif Ersoy, Safahat, 1932)

Bu genel tartışmaların gölgesinde, Elazığ’ın köklü gazetesi Turan’ın tanınmış heykeltıraşı Nurettin Orhan’ın kaybolan heykellerinin izini sürmesi ve yetkililere heykelleri bulma çağrısı yapması ne denli doğru ve takdir edilecek bir davranış ise; Malatya yerel medyasının ve bazı grupların günlerdir Malatya’daki Atatürk ve Gençlik Anıtı üzerine kopardıkları fırtına da o denli yanlış olup, bu durum açıkça sanat cehaletimizin ve estetik yoksulluğumuzun tablosu olmuştur.

Malatya Kışla Caddesi ile Tandoğan Caddesi’nin kesiştiği Dörtyol kavşağında yer alan, 1945 yılında yapımına başlanıp 1947’de açılan bu anıt, Cumhuriyet kuşağının bıraktığı değerli simgesel miraslardandır. Yapıtın mimarı, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Rudolf Belling ve İbrahim Çallı’nın atölyelerinde yetişmiş, Cumhuriyet’in ilk kuşak heykeltıraşlarından Hakkı Atamulu’dur. Sanatını bir aydınlanma aracı olarak gören Atamulu'nun Malatya Anıtı, taş kaide ve bronz heykellerin birleşiminden oluşan ikonografikbir başyapıttır.

Atatürk ve genç bir atletten oluşan kompozisyonda her ayrıntı derin anlamlar barındırır. Atatürk; asker giysisi, arkasındaki pelerini ve şapkasız başıyla halkın içinden çıkan çağdaş bir lideri simgeler. Sol ayağının ileride olması devinimi, sürekli ilerleyişi ve çağdaşlaşma dinamizmini temsil ederken; sağ elinin işaret parmağıyla ileriyi göstermesi, gençliğe çizilen uygarlık yolunun görsel manifestosudur. Heykeldeki genç ise ellerinde Türk bayrağını tutmaktadır. Bu kompozisyon, Cumhuriyet’in geleceğinin ve bağımsızlığın Türk gençliğine emanet edilişinin taşa ve bronza kazınmış biçimidir.

Heykele yöneltilen sığ eleştirilerin odak noktasındaki "çıplaklık" ve "atletik form" argümanı, sanat tarihindeki heroik nü (kahramansal çıplaklık) geleneğinden tümüyle habersiz bir cehaletin sonucudur.

Klasik heykel sanatında insan bedeni; özellikle atletler, kahramanlar ve önder figürler işlenirken dönemsel giysilerin geçici modasından ve zamanın yıpratıcı etkisinden arındırılarak evrensel bir form kazanır. Buradaki çıplaklık asla erotik bir bağlam taşımaz; tersine temiz insan doğasını, özü, gücü, dürüstlüğü ve savunmasızlığı simgeler.

Michelangelo’nun Davut heykelinden dünyanın dört bir yanındaki özgürlük ve zafer anıtlarına değin insan figürü estetik anatomi kuralları çerçevesinde idealize edilmiştir.

Hakkı Atamulu da gençliğin gücünü, dinamizmini, arı enerjisini ve geleceğe olan sarsılmaz inancını vurgulamak için bu evrensel estetik dili seçmiştir. Heykelin arkasının göründüğü ya da çıplak olduğu gerekçesiyle kaldırılmasını istemek, heykel kültüründen, heykel sanatından ve heykeltıraşın anlattığı felsefeden binlerce ışık yılı uzaklıkta olmak demektir.

Bir sanat yapıtını tarihsel bağlamından, yapıldığı dönemin estetik akımlarından ve yaratıcısının felsefesinden kopararak günlük siyasal polemiklerin ya da cahilce tartışmaların malzemesi yapmak, toplumsal belleğe ve kültürel zenginliğimize düşmanlığın göstergesidir.

Malatya’daki Atatürk ve Gençlik Anıtı, yarım yüzyılı aşan onurlu geçmişiyle bu kentin ruhunun, yeni Malatya'nın yükselişinin ve sanat bilincinin sarsılmaz bir göstergesidir. Yapıtları yıkmak ya da hedef göstermek yerine; onları anlama, gelecek kuşaklara sanatsal değerleriyle aktarmak en temel yurttaşlık ödevidir.

Cem Bayındır / Ağustos 2026

Kaynakça ve İleri Okumalar:

1. Anıl Yurdakul, Türkiye'de Kırılan Heykeller

2. Ayla Ödekan, Cumhuriyetin Renkleri, Biçimleri

3. Bahriye Üçok, Heykel Düşmanlığı

4. Mehmet Akif Ersoy, Safahat

5. Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an-ı Kerim Meali