Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada denk geldiğim bir bilgi beni küçük bir araştırmaya yöneltti. Bilirsiniz, bazı tarihsel kişilerin yaşam öyküleri, yalnızca bir ansiklopedik bilgi değil, bir yörenin ruhunu, bir ulusun yükselişini ve bir spor kulübünün kimliğini de ortaya koyar. 19. yüzyılın sonunda, o dönem Mamuratülaziz (bugünkü Elâzığ) iline bağlı olan Arapgir ilçesinde doğan Celâl İbrahim, yıllar sonra hem Türk futbolunun öncülerinden biri olacak hem de yurt savunmasında bayrak adlardan biri olacaktır.

Yukarıda da söz ettiğim gibi 1889 yılında Arapgir’de geniş ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen; Galatasaray Spor Kulübü’nün 4 numaralı kurucusu, Galatasaray’ın simgelerinden “Kürt Celâl” lakaplı Celâl İbrahim bölgesinin tüm karakteristik özelliklerini almıştır.

Bugün komşumuz Malatya’ya bağlı Arapgir, yüz yıl önce Doğu Anadolu’nun önemli bir merkezi olan Mamüratülaziz Vilâyeti’nin (Elaziz) kültürel dokularından, en benzersiz köşelerinden biriydi. Fırat’a kıyısı da olan, çok kültürlü bir yaşamın merkezi bu topraklarda büyüyen Celâl, memleketinin o yüksek kararlılığını ve boyun eğmez yapısını almıştır. Celâl’in köyü Tarhanik bugün Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı ve yeni adı ‘Efeler’ olmuş.

Köyden eğitim yaşamı için İstanbul’a gidecek Celâl İbrahim’in adresi ise “Mekteb-i Sultani” yani Galatasaray Lisesi olacaktır.

Arapgir’den çıkan bu genç adamın içindeki ateş, yalnızca kitaplarda değil, o dönem “yabancıların oyunu” olarak görülen futbol topunda da yanıyordu. Okulun koridorlarında başta Ali Sami Yen olmak üzere tüm arkadaşlarıyla kurdukları o büyük düşün içinde Celâl, en sarsılmaz insanlardan biriydi.

1905 yılının o Ekim ayında, edebiyat dersinde bir araya gelen bir avuç gencin “İngilizler gibi toplu halde oynamak, bir renge ve ada sahip olmak ve Türk olmayan takımları yenmek” amacıyla attıkları imzalarda Celâl İbrahim’in adı 4. sırada yer alıyordu.

Anlatılanlara göre, saha içinde tam bir savaşçı olan Celâl, güçlü fiziği, çabukluğu ve bitmek bilmeyen enerjisiyle forvet hattında rakiplerin korkulu rüyasıydı. Futbolu teknikten çok güce dayanan, İngilizler gibi oynamaya çalışan Galatasaray’da onun rolü çok önemlidir. Ruşen Eşref bir yazısında Celâl’i şöyle tanıtır: “Hakemin düdüğü ile çalışmaya başlar ve halftaym (devre arası) oluncaya kadar durmaz. Didinir, koşar, coşar. Top Galatasaray kalesine doğru santrayı geçmişse, yol alıyorsa, Celal de müdafaada oynuyorsa muhakkak oradadır.”

Celâl İbrahim, 1905’ten 1910’ların ortasına değin sarı-kırmızılı formayı terletirken; Fenerbahçe ile oynanan ilk derbide gol atmış, 1911’de 7-0 biten maçta da 4 gol birden atmış, ayrıca 1911’de Romanya’nın Cluj takımına bir gol atarak, yabancı bir takıma ilk golü atan futbolcu olmuş ve Galatasaray’ın kazandığı ilk şampiyonluklarda başrol oynamış bir yıldızdır. Ancak onu büyük kılan yalnız futbol yeteneği değil, formasındaki renklere duyduğu sarsılmaz bağlılık ve “Kürt Celâl” lakabını onurla taşıyan yürekli ve özverili duruşuydu.

Celâl İbrahim’in yöresiyle ile olan bağı, nüfus kütüğüyle sınırlı değildi; ayrıca o, bölgenin entelektüel birikimini ve savaşımcı kimliğini İstanbul’a taşıyan bir köprüydü. Arapgir’in, Eğin’in o sarp topraklarında kazandığı kalıtsal dayanıklılık, İstanbul’un yeşil sahalarında da onu geçilmez kılıyordu. Tarihçilerin aktardığına göre, her maçtan sonra sanki yeni başlamış gibi dinç duran bu genç adam, gücünü memleketinin bereketli topraklarından ve kültüründen alıyordu.

Onun öyküsü, aynı zamanda Doğu ile Batı’nın, yerel değerler ile modern sporun nasıl bir potada eriyebileceğinin en başat örneğidir. Galatasaray’ın ilk kadrolarında yer alan bu Arapgirli genç, Anadolu’nun çocuklarına futbolun yalnızca bir oyun değil, bir kimlik inşa süreci olduğunu kanıtlamıştı.

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Celâl İbrahim için futbol artık yerini yurt savunmasına bırakacaktı. Birçok yaşıtı gibi o da “mektepli” bir subay olarak cepheye koşan Celâl’in ilk durağı, tarihin akışının değişeceği Çanakkale’ydi.

Çanakkale Savaşları sırasında, o bilindik Arıburnu ve Anafartalar hattında Galatasaraylı bir kahraman olarak çarpışan Celâl’in sahadaki hızı, bu kez siperler arasında mermi taşırken, yaralı askerleri sırtında taşırken görülüyordu. Çanakkale’nin o cehennemi andıran günlerinde sağ kalmayı başardı ancak geri dönmeyi asla düşünmedi. Yurdun her karış toprağı tehlike altındayken o, “Benim yerim cephedir” diyerek bu kez de güneye, çöl sıcağına doğru yola çıktı.

Irak’ta Kut’ül Amare’de yaralanan ve gazi olan Celâl İbrahim’in son durağıysa Bağdat Cephesi oldu. 10 Mart 1917 tarihinde, Bağdat’ı savunurken İngiliz güçlerine karşı kahramanca çarpıştığı bir sırada şehit düştü. Böylelikle, okuduğu okulun önündeki futbol sahasında başlayan zafer dolu yürüyüşü, 27 yaşında yurdun bir başka köşesinde, kutsal bir dirençte son bulmuştu.

Türk ordusunun geri çekilmesiyle Bağdat Kâzimiye hastanedeki cenazesi ortada kalan ve günümüzde mezar yeri bile bilinmeyen Celâl’in ölüm haberi İstanbul’a ulaştığında, Galatasaray’ın ve spor dünyasının yaşadığı yas büyüktü. Kurucularından biri, bir şampiyon ve bir kahraman artık yoktu ama onun bıraktığı miras, kupa dolaplarında değil, Türk sporunun kişiliğinde yaşamayı sürdürecekti.

Günümüzde de Elazığ’dan Malatya’ya uzanan o coğrafyada insanların Celâl İbrahim’i unutmaması adına bu anımsatmayı yapmak istedik. Celâl İbrahim, doğulu bir genç olarak, Batı ilkeli bir okulda okumuş, batı kökenli bir sporda büyük işler yapmış; sarı-kırmızılı formayı giydiğinde örnek bir sporcu, asker giysileri içindeyse büyük bir kahraman olmuştur.

Celâl İbrahim, Türk futbol tarihinde “Kürt Celâl” olarak anılmasının ötesinde; Türkiye’ye, yeni cumhuriyete uzanan o büyük başarıda, yurt savunmasında, toplumsal birliğin oluşmasında bir simgedir. Bugün onu bu kısa yazıyla anarken, anısının Galatasaray müzesinde yaşatılmasının yanı sıra, yöresinde de Malatya ya da Elazığ’ın bir spor tesisinde ya da bir sokağında yaşatılması, tarihimize olan bir borcumuzdur.

Ruhu şad olsun.

CEM BAYINDIR / 2026