Mercan Yokuşu’nu geride bırakmıştık. Süleymaniye’de, yeni restore edilen Mimar Sinan Caddesi üzerindeki istinat duvarına yaslanan dükkânların önünden geçiyorduk. Sayısını tutmak aklıma gelmedi ama Mimar Sinan’ın kabrine doğru yürürken önünden geçtiğimiz bu küçük dükkânların elliyi aştığını tahmin ediyorum. Dükkânların önünden ilerlerken, üzerimize düşen gölgesiyle varlığını ve azametini hissettiren Süleymaniye Camii’nin sınırları içinde olduğumuzu da biliyorduk.
Hepsi dar, alçak ve birbirine sokulmuş hâldeydi. İlk yapıldıklarında da böyle miydiler? Birbirine bitişik bu dükkânların bir zamanlar neler sattığını tahmin etmek mümkün olsa da bugünkü görünümlerine bakınca eski hâllerini zihnimde canlandırmak kolay olmadı.
Elbette bu dükkânların, böylesine büyük bir yapının masraflarına katkı sağlamak amacıyla inşa edildiği anlaşılıyor. Ancak bugün ortaya çıkan manzara, insanın içinde tarif edilmesi güç bir huzursuzluk bırakıyor.
Dükkân tabelalarındaki isimleri tek tek anmaya lüzum görmüyorum. Türk İstanbul’un en büyük mühürlerinden biri olan Süleymaniye’nin gölgesinde, Türkçenin bu denli geri çekilmiş olması insanı derinden düşündürüyor. Böylesine azametli ve Türk mimari zevkinin zirvesi sayılan bu eserin çevresinde, şehrin ve ulu mabedin ruhuna uygun, ahenkli Türkçe isimler taşıyan mekânlar görmeyi arzu ettiğimizi düşündük.
Bir de eskiye benzetilmeye çalışılan yeni demir kapılar ve çerçeveler var ki… Boyalarının tonu bile insanın içini yoruyor. Oysa bir eserde yalnız ne yapıldığı değil, nasıl yapıldığı da mühimdir. Süleymaniye’nin vakur siluetine yakışmayan bu sert işçilik ve yabancı renkler, yabancı diller gibi mabedin asırlardır taşıdığı zarif ahengi gölgeliyor.
Yedi tepeli İstanbul’un ufkuna azamet ve vakar içinde yerleşen bu ulu mabedin, hangi semtten bakılırsa bakılsın şehrin bütün mabetleri arasında ayrı bir heybetle yükseldiğini, şehre farklı ufuklardan bakanlar rahatlıkla fark edebilirler. Nice eser ona hayranlıkla bakarken, dost nazarıyla yaklaşanların ise onu gönüllerinin en müstesna yerine yerleştirdikleri her hâllerinden belli oluyor. Süleymaniye’nin asırlardır eksilmeyen ihtişamı, çevresinde hâlâ canlı bir hareketliliğin sürüp gitmesinde de kendini gösteriyor. Bu hâliyle İstanbul’un yegâne simgesi olduğunu dosta da düşmana da ilan ediyor.
Koca Mimar Sinan… Her taşın, her kemerin, her oymanın böylesine büyük bir ahenk içinde oluşu insanı hayrete düşürüyor. Dünyada elbette başka şaheserler de vardır; fakat Sinan, eserlerinin her ayrıntısına kendi ruhunu ve imzasını nakşetmiş büyük bir dâhidir. Taşa, kubbeye, minareye, çeşmeye ve köprüye Türk’ün estetik anlayışını, ruh inceliğini ve medeniyet zevkini aşk ile yoğurarak işlemiştir. Onun için ne söylesek eksik ne kadar dua etsek yine noksan kalır. Kabrinin başında ellerimizi semaya açtık; derin bir sükûnet içinde huzurunda durduk.
O devrin İstanbul’u, suyla yıkanan bir şehir gibiydi. Hatta devrin ya kifayetsizleri veya kıskançları “Ne yapacağız bu kadar suyu?” diyerek dar ufuklarında türlü sözler üretmişlerdi. Rivayet edilir ki Kanûnî Sultan Süleyman, bir sözlü fermanla Sinan’ın evine serçe parmağı kalınlığında bir su bağlatmıştı. Sinan da bu emri sadakatle yerine getirmişti.
Aradan yıllar geçmiş, devir III. Murad zamanına ulaşmıştı. Sinan ihtiyarlamış, büyüklüğünün gölgesinden rahatsız olanlar yeniden ortaya çıkmıştı. “Evine su bağlattı,” diye itham etmişlerdi. Hünkâr huzuruna çağrıldığında, vakur bir sükûnetle:
“Evet Hünkârım,” demişti, “Cennetmekân Sultan Süleyman Han’ın emriyle bağlatıldı.”
“Peki, ferman nerede?” sualine ise:
“Yok Hünkârım… İstemek aklımdan geçmedi. Zaten istemezdim de.” cevabını vermişti.
Bunun üzerine III. Murad: “Madem fermanın yok, suyu kesiniz.” buyurmuştu.
Bir vakitler “İstanbul’u suya boğacak,” diyerek itiraz edenlerin, Sinan’ın büyüklüğünü hazmedemeyen yahut makamına göz diken kimseler olduğu hissediliyordu. Belki de devrin dengeleri içinde susmayı daha emniyetli bulmuşlardı. Fakat insan bütün bunları düşündükçe aynı hakikate varıyor: Evsaf ve liyakat sahibi insanlar, hangi çağda yaşarlarsa yaşasınlar, çoğu zaman kıskançlığın, ihtirasın ve haksızlığın hedefi olmuşlardır. Sinan’ın başına gelenlere bakınca, tarihin bu değişmeyen tarafını daha derinden hissetmek mümkündür.
Yıllar önce bu vakaya bazı tarih kitaplarının arasında rastlamıştım. O günden beri içimde dinmeyen bir sızı olarak kaldı. Şimdi, kabrinin başında aynı hissin ağırlığı altında duruyorum. Sanki o günün havası hâlâ dağılmamış, o meclisin sessizliği taşların arasında yaşamaya devam ediyormuş gibi…
Hâlbuki Kanûnî’nin bu emrine şahitlik edenlerin bir kısmı hâlâ hayattaydı. Yeni devirde yine devlet makamlarında bulunuyor, vezirlik koltuklarında oturuyorlardı. Fakat hiçbiri konuşmadı. Başlarını öne eğip sustular. O sessizlik, belki de suyun kesilmesinden daha ağırdı.
Yaşlı Sinan, mütevazı ve içe kapanık hayatının sonunda susuz kalıp cennete yürüdü. “Bu da Sinan’ın dünyadaki çilesi,” diye geçirdim içimden. Ne hazindir ki bugün, kendi mezarının önündeki çeşmenin ne lülesi var ne de suyu. Bu bir ibret mi, bir sitem mi bilemiyorum. Ama düşünmekten kendimi alamıyorum.
Koca Sinan için yazılanlar var ve bunlar çok değerlidir. Ne yazık ki her işte olduğu gibi sanat çevrelerinde de haklı, büyük yapımlar yapmak yerine günü kurtaracak, kısa zamanda çok kazandıracak hesaplar hep ön plandadır.
Oysa Sinan için yapılacak bir film ve müzik eseri, bütün insanlığa sunulacak en güzel Türk ruhunu yansıtmaz mı?
Sinan’ın huzurundan ayrılıp Meşihat Dairesi’ne yöneldik. Ahmet Hoca,
— Buranın güzel bir bahçesi var. Biraz dinlenelim; bunu hak ettik, — dediğinde ses çıkarmadım.
Osmanlı devrinde şeyhülislâmlık makamı olan bu bina, bugün İstanbul Müftülüğü olarak kullanılıyor. Bahçeye adım atar atmaz zihnimde okuduğum onlarca hatıra canlandı. Sultanların cihada çıkmadan önce fetva aldığı, hatta bazılarının tahttan indirilmesine dair hükümlerin verildiği o büyük makamın gölgesindeydik. Yüksek duvarların ve eski ağaçların arasında dolaşırken insan, farkında olmadan sesini kısmak istiyordu. Sanki geçmişin ağırlığı hâlâ taşların üzerinde duruyordu.
Fakat bahçedeki manzara içler acısıydı. Osmanlı tarihinde Meşihat Dairesi’nin kapısının önünden geçmek bile başlı başına bir mesele iken, şimdi ellerimizi kollarımızı sallayarak hiçbir sorguyla karşılaşmadan içeri girebilmek bizi ayrıca şaşırttı.
Resmî ve sivil plakalı araçların arasında yürürken gözümüz bakımsızlığa ve dağınıklığa takıldı. Kurumuş otların arasına gelişigüzel bırakılmış plastik sandalyeler, yer yer kırılmış taşlar ve ihmal edilmiş köşeler insanın içine tuhaf bir burukluk bırakıyordu. Buradaki viraneliği uzun uzun anlatmaya gönlüm razı değil. Yalnız şunu söyleyebilirim: Eğer en büyük dinî kurumlarımızdan birinin bahçesi bile bu hâldeyse, halkın içine düştüğü durumun kimsenin umurunda olmadığını düşünmeden edemedik.
Her çardakta aynı manzara vardı: yere atılmış kâğıt mendiller, sigara izmaritleri, çöpler… Tütün kokusuna karışmış çim ve toprak üzerinde, bazı köşelere özensizce yerleştirilmiş bakımsız oturaklar duruyordu. Bu kalabalığın içinde bile yapayalnız bir yerdi burası. Kırgınlıkla, sitemle ve biraz da kederle kenarda bir köşe bulup oturduk. Belki yorgunluktandı ama daha çok içimizdeki burukluktandı.
Meşihat Dairesi’nin içinde bulununca, seferlere, devlet işlerine ve daha nice meseleye dair fetvaların burada hazırlanıp ilan edildiğini hayal ettik. Ardından yeniçerilerin, sipahilerin ve top arabalarının sefere hazırlıklarını düşündük. Gözümün önünde bir anlığına hareketlenen bir meydan belirdi: koşuşturan görevliler, emir bekleyen askerler, nal seslerine karışan sert komutlar, ağır ağır ilerleyen top arabaları… Sanki bu avludan nice ordular geçmiş, nice seferlerin heyecanı bu duvarlarda yankılanmıştı. Zihnimizde canlanan daha nice sahne vardı; fakat tam o sırada yükselen bir ses düşüncelerimizin yönünü değiştirdi.
Ezan sesi ulu mabedin minarelerinden yükselmeye başlamıştı. Bizi mazinin içinde dolaşan düşüncelerimizden çekip aldı. Huşu içinde minarelerden yükselen ezanları dinlerken, Süleymaniye’nin ilk müezzinlerinin bütün İstanbul’a seslenirken nasıl bir his taşıdıklarını tahayyül etmeye çalıştık. Çünkü Süleymaniye minarelerinden yükselen ezan sesi, insana yalnız bugünü değil, mazinin derin hatıralarını da hissettiriyor; aynı zamanda atiye daha büyük bir ümitle bakmayı telkin ediyor gibiydi. Ne zaman Süleymaniye’ye gelsem yahut adını ansam, aklıma daima iki isim düşer: Yahya Kemal ve Mehmet Âkif.
Öğretmenlik hayatım boyunca, öğrencilerimde görmek istediğim tarih şuurunu ve ruh iklimini çoğu zaman şiirler vasıtasıyla anlatmaya çalıştım. Bu yüzden onlara sık sık:
“Kim ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ şiirini ezberlerse…” derdim.
Şiirin tamamını ezberleyen çıkmasa da birkaç mısrasını belleğine nakşedenler olmuştu. Bu bile bana kâfi gelirdi. Zira bu şiir; tarihimizi, vakarıyla, imanıyla, vicdanıyla; celadeti ve nezaketi aynı potada eriten Türk ruhunu derin bir şekilde hissettirir. Hatta denilebilir ki Yahya Kemal, Türk milletinin asırlar boyunca gök kubbe altında kurduğu medeniyet ruhunu Süleymaniye’nin manevi ikliminde yeniden yoğurmuştur.
Gök kubbenin altında maşerî bir vicdanla toplanmanın sessiz fakat derin akışı, Yahya Kemal’in mısralarında yeniden hayat bulur. Büyük mimar ile büyük şair… Sinan ve Yahya Kemal… Biri Balkanlar’ın kadim ikliminden, diğeri Anadolu’nun helâl ve berrak kaynaklarından beslenmiş iki ruh ikizi gibidir. Bu mekânda; taşta, seste ve sükûtta birbirlerinden ayrılmaz hâle gelmişlerdir.
“Süleymaniye ve ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı”…
Birbirini tamamlayarak meydana getirdikleri mânâ, bize bu ruh birlikteliğinin gök kubbenin altından ebediyete kadar süreceğini hissettirdi.
Sesinizi duyar gibiyim:
“Mehmet Âkif’in Süleymaniye ile ne ilgisi var?”
diyorsunuz belki…
Ama nasıl olmasın ki?
Öyle mısralar söylemiş ki, altında gönlünüzün ezilmemesi, vicdanınızın kanamaması mümkün değildir:
Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?
Onu en çolpa herifler de emin ol, becerir.
Sade sen gösteriver: İşte budur kubbe diye —
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye...
Ama gel, kaldıralım dendi mi? Heyhat, o zaman
Bir Süleyman daha lâzım, yeniden; bir de Sinan!
Süleymaniye, yalnızca taş, mermer ve kubbe değildir. O, bir ruh hâlidir. Âkif, o ruhu tanır. Hem de iliklerinde hissedecek kadar. Yıkmanın kolaylığını da hoyratlığını da yapmanın asaletini de en iyi bilenlerdendir. Bu yüzden Âkif de bu abideyle kader birliği etmiştir.
Süleymaniye’nin kubbesi altında, arzdan arşa yükselen büyük mânâ iklimine giren insan, kendini Türk’ün gök kubbesinden ayrı tahayyül edemez. (Devam edecek)