Okul ve şiddet kavramlarını yan yana düşünmek bile insanın içini rahatsız eder. Oysa bugün, eğitimle ilgili olsun ya da olmasın, birçok insanın zihninde bu iki kavram artık birbirinden uzak değil. Bu durumun ne kadar ciddi bir mesele olduğunu ise hâlâ tam anlamıyla kavrayabilmiş değiliz. Oysa ortada, “geliyorum” diyen ve giderek büyüyen bir sarmal var.
Kendimize şu soruyu sormadan geçiyoruz: Bu noktaya nasıl geldik?
Çoğu zaman kolay olanı seçiyoruz. Suçu televizyon dizilerine, dijital medyaya yükleyip rahatlıyoruz. Oysa mesele bu kadar basit değil. Evet, teknoloji gelişiyor, dijital dünya hayatın merkezine yerleşiyor. Ancak asıl sorun, bu değişime ne kadar hazırlıklı olduğumuzdur. Eğer bu dönüşümü doğru okuyamazsak, kontrol edemediğimiz bir dünyanın içinde sorunların büyümesini izlemek zorunda kalacağız.
Bugün “akran zorbalığı”, “çeteleşme” ya da “özenti” gibi kavramlarla adlandırdığımız tablo, aslında daha derin bir kırılmayı işaret ediyor. Gençler, parlak ve cazip gösterilen hayatlara özenirken, yapılanların çoğu zaman karşılıksız kaldığına inanıyor. Cezasızlık algısı, bu sarmalı büyüten en güçlü etkenlerden biri hâline geliyor.
Peki çözüm nerede?
Aslında cevap çok uzak değil. Mesele iki temel üzerinde yükseliyor: aile ve okul. Bu iki alan birbirinden kopuk kaldıkça, sorunun çözülmesi de zorlaşıyor. Okuldan her şeyi beklemek ne kadar gerçekçi değilse, aileyi sürecin dışında bırakmak da o kadar eksik bir yaklaşımdır.
Öğretmenin rolü burada kritik; ancak öğretmenin de sınırları var. Öğretmen meselesini hâlâ sağlıklı biçimde çözememiş bir eğitim sisteminin, bu sorunu tek başına çözmesini beklemek gerçekçi değildir. Üstelik geçici çözümlerle öğretmen açığını kapatmaya çalışmak, sorunu çözmek değil, sadece ertelemektir. Bugün bu meseleyi yok sayanların, artık durup yeniden düşünmesi gerekiyor.
Diğer yandan, sıkça dile getirilen okul-aile iş birliği gerçekten ne kadar işliyor?
Teknoloji sayesinde iletişim kurduğumuzu düşünüyoruz. Ancak bu iletişim çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Günlük notların, devamsızlık bilgilerinin paylaşılması yeterli mi? Bir çocuğun okula aidiyet duygusu böyle mi oluşur? Asıl mesele, öğrencinin okulda kendini değerli hissetmesi, öğretmeniyle ve arkadaşlarıyla sağlıklı bir bağ kurabilmesidir.
Çünkü okul sadece bilgi verilen bir yer değildir; aynı zamanda bir kimlik kazanma alanıdır.
Bir zamanlar bunu daha güçlü hissediyorduk. Liseler arası bilgi yarışmaları, tiyatro gösterileri, spor etkinlikleri… Bunlar sadece faaliyet değildi; bir okulun ruhunu oluşturuyordu. O okulda okuyan öğrenciler, bu ruhu taşır, sahiplenir ve devam ettirirdi. Bir tiyatro oyunu haftalarca konuşulur, bir yarışmanın heyecanı hafızalara kazınırdı. Bunlar küçük detaylar gibi görünür ama aslında bir kimliğin inşasıdır.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz bu kültürü neden kaybettik?
Belki de en büyük hatamız, bu değerleri terk etmek oldu. Oysa yapılması gereken, bu kültürü yok etmek değil; gelişen teknolojiyle birlikte yeniden üretmekti. Bunu başarabilseydik, bugün şiddeti değil, başarıyı ve üretimi konuşuyor olabilirdik.
Bir başka önemli mesele ise eğitimin giderek farklı alanların etkisi altına girmesidir. Okul, kendi doğasına uygun bir şekilde kalabildiği sürece güçlüdür. Aksi hâlde, asıl işlevini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu durumun uzun vadede doğuracağı sonuçları görmek için çok da beklemeye gerek yok.
Sonuç olarak, mesele sadece okulda yaşanan şiddet değildir. Mesele, bir bütün olarak eğitim anlayışımız, değerlerimiz ve çocuklara sunduğumuz dünyadır.
Ve belki de en kritik soru şudur:
Biz nasıl bir okul hayal ediyoruz?
Okul yöneticisi atamalarından öğretmen atamalarına kadar bütün süreç, bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu süreçte liyakat esas alınmalı ve bunun dışına kesinlikle çıkılmamalıdır. Aksi hâlde atılan her adım, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirecektir.
Bununla birlikte, okul kültürü kavramı yeniden inşa edilmelidir. Bugün özel okul kavramı ile diğer okullar arasında oluşan dengesiz çeşitlenme de göz ardı edilmemelidir. Eğitimde fırsat eşitliğini zedeleyen bu yapı, uzun vadede toplumsal ayrışmayı da beraberinde getirecektir.
Bu nedenle, bütün bu sorunları kapsayan kapsamlı bir eğitim reformuna ihtiyaç vardır. Bu reform, günü kurtaran değil; geleceği inşa eden bir anlayışla ele alınmalıdır.
Her vatansever gibi bende bunları yapacak bir iradenin var olduğuna inanmak istiyorum.