Mart ayı sona yaklaşmasına rağmen İstanbul’un üzerinden eksilmeyen ağır gri renk, şehri terk etmeye niyetli görünmüyordu. Gökyüzü sanki kurşunla kaplanmıştı; ışık bile grileşerek binaların arasına sıkışıp kalıyor, kendine yer bulamıyordu.
Hastalığını bahane edenler cam kenarlarında oturuyor, açılmayan havaya bakarak aynı cümleyi tekrarlıyordu:
“Biraz nefes alsak…”
İstanbul’un yağmuru beklemezdi. Yağmur başladığında yollar bir anda hareketlenir, araçlar birbirine dolanır, şehir sabrını yitirmiş bir kalabalığa dönüşürdü. Saatler ağır ağır ilerlerken arabaların çıkardığı sesler daha da koyulaşır, sanki şehrin üstüne çöken griyle birlikte ağırlaşırdı.
Sokaklarda erken açmış yaban erikleri dallarının ucunda rüzgârla titreyen çiçekler, mevsimin kararsızlığını hatırlatıyordu. Yağmur suyu kaldırımlardan akarken, rüzgârla savrulan bazı çiçekler suyun üstünde sürükleniyor; akıp giden zamanın sessiz bir izi gibi gözden kayboluyordu.
Saffet, İstanbul’a geldiği zamandan beri kalabalığına, gürültüsüne bir türlü kendini alıştıramamıştı. Şehir, insana kendini kabul ettirmeden önce onu biraz yoran, biraz da sınayan bir yerdi. Ne var ki bazı yerlerini içten içe sevdiğini de inkâr edemiyordu. Boğazı, havası ve çevresinde bir genç kızın kulaklarına takılmış zümrüt küpeler gibi sıralanan sevimli camileri ve gittikçe azalan yalıları seyrederken hayallere kapılıyor, vapura binip Anadolu Kavağı’na kadar gidiyordu.
Sur içine girdiğinde kendinden geçiyordu. Yeni Cami, Mısır Çarşısı… Her zaman kalabalık olan hanların önünde bazen gözlerini kapatır, eski zamanları şimdiki zamana değdirmeye çalışırdı. Eminönü’nden Eyüp’e, oradan Fatih’e, sonra Sultanahmet’e kadar yürümek, açık havalarda kendine tanıdığı en büyük lükstü. Ama haftalardır süren yağmur, sisle birlikte şehri kapatmış; sesleri yoğunlaştırarak her şeyi dar bir alana sıkıştırmıştı.
Karşı apartman, gökyüzünü kesen bir duvar gibi yükseliyordu. Pencereye yaklaştığında görebildiği tek şey, binaların arasına sıkışmış dar bir gökyüzü parçasıydı. Sanki gökyüzü bile bölünmüş, paylaştırılmıştı; herkese bir parça düşüyordu.
Bu yüzden pencere bir özgürlük değil, ancak izinle açılan bir kapı gibiydi. Saffet, gökyüzüne rahatça bakmak, ufku görmek, dağları ve ormanı hayal etmek istiyordu.
Yine de bu alışkanlığından vazgeçmedi. Neredeyse her saat başı pencereye gidiyor, başını hafifçe uzatıp gökyüzüne bakıyordu. Hava durumunu zaten biliyordu; ama dışarıya bakmak, içeride kalmanın küçük bir karşılığıydı. Sanki dışarıdaki dünya ile arasında kurduğu ince bir bağdı bu.
O gün de yağmurun hafiflediği bir anı yakaladı. Şemsiyesini alıp sokağa çıktı.
Hava kararsızdı; yağmur ince ince yağıyor, kaldırımlarda sessiz bir ıslaklık bırakıyordu. Metroya kadar yürümek gerekiyordu, ama yol uzundu. Şehir, mesafeleri her zamanki gibi olduğundan daha uzun hissettiriyor; insanı yürürken bile yavaşlatıyordu.
Kalabalığa karıştığında bir an herkes gibi oldu. Adımlarını başkalarının ritmine uydurdu. O ritim, şehrin alışılmış uğultusuyla birleşiyor, tek bir akış hâline geliyordu. Herkes aynı yöne gidiyor gibiydi ama kimse aynı yere varmıyordu.
İstanbul’un her hâline alışan insanların hayalleri var mıydı?
Ya da insan hayalsiz olabilir miydi?
Elbette herkesin bir hayali vardı… bir de çoğu zaman dile getirilmeyen düşünceleri.
Saffet’in zihninde bu düşünceler dolaşırken, kalabalığın içinden ayrılan bazı yüzler gibi bir isim belirdi:
Seda’nın da bir hayatı, bir geçmişi var mıydı?
Bu soru, yağmurun içinden çıkıp zihnine düşen ince bir düşünce gibi kaldı. Silinmedi, dağılmadı… sadece yer etti.
Seda…

Bir gece kulübünde şarkı söylüyordu. Kendisine eşlik eden sazları eşliğinde revaçta olan şarkıları icra ediyordu. Sesi ile şarkılara sanki yeniden can veriyordu. Seda’nın sesi kalabalığın içinde ayrı bir yer tutuyordu. Ne fazla yükseliyor ne de kayboluyordu; olması gerektiği yerde duruyordu. Sanki ses, kendine ait bir yol buluyor, o yolun dışına hiç çıkmıyordu.
Sahnedeki duruşu da sesi gibiydi: ölçülü, dikkatli, mesafeli.
Şarkı bittiğinde kimseyle göz göze gelmez, sahneden inerken sanki o ortamdan tamamen uzaklaşırdı. Oradaydı ama oraya ait olmadığını her halinden belli ediyordu.
Saffet onu bir kez görmüştü. Arkadaşlarının ısrarıyla kulübe uğramıştı. Kulübün işletmecisi Bahtiyar, ortak tanıdıklarıydı. Loş ışıkta, kalabalığın arasında bir ses dikkatini çekmişti. Önce nereden geldiğini anlamamış, sonra o sesi takip etmişti.
Seda’yı o gece dinlemişti.
Orta boyluydu. İnce bir yapısı vardı ama kırılgan görünmüyordu. Şarkıları boyunca gözleri çoğunlukla kapalıydı. Yüzünde gereksiz bir ifade yoktu. Sesi ise insana doğrudan temas eden, ama rahatsız etmeyen bir sıcaklığa sahipti. Dinleyen, farkında olmadan o sesin içine doğru çekiliyordu.
Meyan kısmına geldiğinde sesi değişiyor, inceliyor ama dağılmıyordu. Detone olmuyor, kesilmiyor; aksine daha yumuşak ve daha derin bir hâl alıyordu. O anlarda sanki sahnede başka birine dönüşüyor, kendisinden biraz uzaklaşıyordu.
Konuşmalar azalıyor, ortam sessizleşiyordu. Kalabalık, farkında olmadan aynı yerde toplanıyor gibiydi. O anda sadece Seda ve sesi kalıyordu.
Bazı sesler sadece duyulmaz, insanın içinde yer eder. Seda’nın sesi de öyleydi; duyulduğu anda bitmeyen, insanın içinde kalmaya devam eden bir sesti.
Saffet bu düşünceler içindeyken birden şemsiyenin altında olduğunu fark etti. Ama kendini yağmurdan mı koruyordu, yoksa zihnindeki düşüncelerden mi… bunu ayırt edemedi.
Metronun kalabalığında tutamağa bir eliyle tutunmuştu. Diğer elinde şemsiyesi vardı. İnsanların arasında sürüklenirken, zihni hâlâ o sesin etrafında dolaşıyordu. Ne zaman vapura bindiğini ise fark etmemişti.
Yağmurla birlikte kasvetli sesler çıkaran arabaların uğultusuna ezan da karışıyordu. Motorun ağır hareketiyle suyun sesi yükseliyor, dalgalar vapurun gövdesine çarptıkça ritim tutar gibi tekrarlanıyordu. Martılar, yağmura ve gri havaya rağmen havada dönüyor; bazen denize, bazen karaya inerek etrafı gözlüyorlardı.
Sesler çoğalıyordu.
Ama bu kez birbirini bastırmıyor, sanki aynı yerde toplanıyordu.
Saffet, o an içinin titrediğini hissetti. Önce bunu soğuğa yordu. Yağmurun içindeki rüzgâr kemiklerine kadar işlemiş olabilirdi.
Ama sonra bunun başka bir şey olduğunu anladı.
Ses, Yeni Cami’nin minarelerinden yükseliyordu.
Hicaz makamında okunan ezan genişleyerek yayılıyordu. Yağmurun sesi de ona uyum sağlamış gibiydi. Müezzin, sesi her notada biraz daha yükseltiyor, sonra aynı dengede sürdürüyor gibiydi. Sanki şehirdeki bütün sesler, fark edilmeden o sese yer açıyordu.
Saffet o anda anladı: Bu his soğuk değildi. Bu, sesin insana dokunmasıydı.
Ve tam o anda, zihninde aynı yerden geçen başka bir ses daha vardı.
Seda
Seda da makamları sesine uydururdu. Zorlamadan, taşırmadan… her şeyi yerli yerine koyarak söylerdi. Ne yorardı ne de yorulurdu. Dinleyenler olduğu gibi kalır, kimse sesin dışına çıkmazdı.

İkindi ezanı da böyleydi.
Saffet, ezanların geleneksel sırasını düşündü: sabah saba, öğle rast, ikindi hicaz, akşam segâh, yatsı uşşak…
Saffet kendini ezanı dinlerken değil, onun içinde buldu. Yağmur, gri gökyüzü ve şehir bir an geri çekildi. Geriye sadece sesler kaldı: ezan, yağmur, martılar, arabalar… ve Seda’nın sesi.
İstanbul bazen böyle yapardı. İnsanın zihnini zorlamadan, farklı şeyleri aynı noktada toplardı.
Saffet kalabalığın içinde yürümeye devam etti. Aklından şu düşünce geçti: İyi ki ezan vardı. İstanbul’da minarelerden yükselen ses, şehrin üzerine başka türlü yayılıyordu; sanki kalabalığın üstüne bir hoşluğu yağmura karışarak serpiyordu.
O akşam Seda’yı dinlemeye karar verdi. Mümkün olursa onunla konuşacaktı. Kimdi? Neden hemen kayboluyordu? Bir ailesi var mıydı? Bu sorular zihninde art arda sıralanıyordu.
Şemsiyesinin altında yürürken nasıl konuşacağını defalarca düşündü. Ama kurduğu her cümle yarım kalıyor, bir türlü tamamlanmıyordu.
Seda…
Onu düşündükçe zihninde netleşmeyen bir siluet oluşuyordu. Ne tamamen yakındı ne de tamamen uzak.
Kulübe vardığında kapının önündeki loş ışık, yağmur damlalarını sarı bir parıltıya dönüştürüyordu. İçeriden gelen müzik, dışarıdaki sessizliği ince bir çizgi gibi yarıyordu.
İçeri adım attığında ortam değişti. Yağmurun soğuğu geride kaldı; yerini ağır bir kokuya ve loş ışığın sıcaklığına bıraktı. Sesler birbirine karışıyor, konuşmalar uğultuya dönüşüyordu.
Saffet’i işletmeci Bahtiyar karşıladı.
Eski tanışıklıkları olduğu için selamlaşmaları kısa sürdü. Bahtiyar onu arka odaya aldı. Dar ve loş bu odada müzik daha uzaktan geliyordu; sanki sahne başka bir dünyanın içindeydi.
Saffet bir süre susmayı düşündü. Söylemek istediklerini dile getirse, içinde bir şey kırılacakmış gibi hissediyordu.
Ama konuşamadan Bahtiyar söze başladı.
Seda’nın o gece sahneye çıkamayacağını söyledi. Kocasının hastaneye kaldırıldığını ve ameliyata alındığını ekledi.
Bu sözleri duyar duymaz Saffet’in zihninde bir boşluk oluştu. Sanki dışarıdaki yağmur bir an için içeri taşmıştı.
“Hastane mi?” diyebildi sadece. Sesini kendisi de yabancı buldu.
Bahtiyar anlatmaya devam etti. Kocasının yıllar önce geçirdiği bir kazadan sonra hayatlarının değiştiğini, üç çocuğun sorumluluğunun Seda’nın omuzlarına kaldığını söyledi.
Seda’nın konservatuvar mezunu olduğunu da ekledi. Belki başka sahnelerde yer alması bekleniyordu, ama hayat onu buraya getirmişti.
Saffet dinliyormuş gibi görünüyordu. Ama zihni çoktan başka bir yere kaymıştı. Buraya gelmeden önce, şemsiyenin altında düşündükleri ve duyduğu sesler tekrar belirdi. Bahtiyar’ın söylediklerini tam olarak duymuyor, kelimeler bir uğultunun içinde kayboluyordu.
Zihninde başka bir Seda vardı: sahneye çıktığında hafifçe geri duran, mikrofonu doğal bir şekilde tutan, her şarkıyı abartmadan söyleyen…
Meyan kısmına geldiğinde sesi sadece yükselmez, derinleşirdi. O ses insanın içinde kalırdı.
Saffet o an şunu fark etti: Seda yalnızca şarkı söylemiyordu, kendini de saklıyordu.

Seda’nın sesi sıradan değildi. Yükselirken taşmıyor, alçalırken kaybolmuyordu. Konuşmalar azalır, bardaklar masalarda unutulurdu. Kalabalık farkında olmadan aynı ritme uyardı.
Saffet o an anlamıştı: Bazı sesler dinlenmez, insanı içine çeker. En sıradan şarkıyı bile sesi bambaşka bir şeye dönüştürebilirdi.
Şimdi o sahne zihninde yeniden canlanıyordu.
Ama bu kez sahne boştu.
Seda yoktu. Onun yerine bir yük vardı. Sessizce taşınan bir hayatın yükü.
Saffet’in içinden bir şey eksildi. Bunun ne olduğunu tam olarak anlayamadı. Az önce kurduğu bütün cümleler şimdi anlamını yitirmişti. Birine yaklaşmak istemişti. Ama o da zaten kendi yükünü taşıyordu.
Kulüpten çıktı mı, kaçtı mı anlayamadı.
Dışarı çıktığında şehir aynıydı. Yağmur, ışıklar, kalabalık… her şey yerli yerindeydi. İstiklâl Caddesi’ni bir baştan bir başa kaç kere geçtiğini hatırlamadı. Galata Kulesi’nin önünden geçerek kendini köprüye doğru bıraktı.
Tam bu sırada minareden yükselen ezan yine karşısına çıktı. Geleneğe uygun olarak saba makamında okunuyordu.
Ezanın bitmesini istemiyordu.
Bedeni kendisine ait değilmiş gibi önden gidiyor, o da arkasından yürüyordu. Şehrin ışıkları, seyrekleşen arabaların sesi, tek tük geçen balıkçı motorları ve martıların düzensiz çığlıkları arasında kendini akışa bırakarak camiye doğru ilerledi.
Belki de ilk kez, duyduğu bütün seslerin —yağmurun, arabaların, martıların ve ezanın— tek bir yerde birleştiğini fark etti.
Yağmurun sesi, arabaların uğultusu, martıların çığlığı, ezanın yankısı… Hepsi İstanbul’un sesi olmuştu.
Ve o sesin içinde, fark edilmeden, Seda’nın sesi de vardı.