Abdullah Şekeroğlu’yla ilgili önce meslektaşım Avukat Mustafa Özdemir’in sayfasında bir; ardından da çok değerli İhsan Tarakçı’nın kişisel sayfasında biri 2016’da öteki yeni yazılmış iki yazı olmak üzere toplam üç yazıyla karşılaştım. Değerli İhsan Tarakçı ağabeyle uzun yıllardan beri tanıştığını da yakın geçmişte öğrenmiştim. Ben o denli yakından tanımam merhum Abdullah Şekeroğlu’nu. Çok eskilerde 18-19 yaşlarımda Yeşildere’de Otağ adlı kahvehanesine gitmişliğim olmuştu. Ama onu daha çok yerel kanalların ilk yıllarında Elâzığ televizyonlarında görmüş, sonraları televizyoncu dayım Ahmet Çelenk’ten dolayı onunla birkaç kez oturma olanağı bulmuştum.

Şekeroğlu’nun yaşamı, kendi kaleminden çıkan skeçlerden çok daha çetin, çok daha engebeliydi. Biz onu ekranlarda, sahnelerde şen şakrak gördük ama o neşenin altında, taşrada sanatçı olmanın getirdiği o ağır yük de vardı. Elâzığ gibi kültürel kökleri derin ancak toplumsal yapısı kapalı bir taşra kentinde, aykırı bir ses olmak, insanları güldürmek için soyunmak her yiğidin harcı değildir. Aldous Huxley’in sarsıcı yapıtı Cesur Yeni Dünya’da dediği gibi: “If one’s different, one’s bound to be lonely.” Yani; “Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkûmsun.” Şekeroğlu da o kalabalıklar içindeki derin yalnızlığı, kahkahalarının ardına saklayan, yerelden ulusala sesini duyurmaya bir başına çabalayan bir sanatçıydı.

Abdullah Şekeroğlu

Kısmen başardı da; yerelde yarattığı “Düzgün Emmi” ve “Hafize Ana” tiplemeleri sonrası -yanlış anımsamıyorsam-, 1998 yılında Star TV’de Özcan Deniz Şov’da boy gösterdiğinde coşku ve mutluluğa tanıklık etmiştim.

Abdullah Şekeroğlu, sıradan anıları süsleyerek anlatan, gözlemci biriydi, birçok şeyi stand-up şovuna çevirebiliyordu. “Direksiyonunda ufak bir boşluk var” denilerek satılan o ikinci el bir araba için; “Vala gardaş, orduevinin kavşağından dönmek için direksiyonu öğretmenevinin öğünden çevirmeye başlidim!” deyişine bugün bile gülerim...

Yine, Buzluk Mağarası’nda “içlerinde benim de tanıdıklarım olan- İstanbul’dan gelen bir grubu gezdirirken yaşadığımız olay da beni çok güldürmüştü. Mağarada çok sıkışınca, karanlıkta bir köşede ihtiyacını gidermeye çalışırken mağarayı çeken kamera ışığına yakalandığında, hiç bozuntuya vermeden “Evet arkadaşlar, Buzluk Mağarası’nın buzlarının nasıl oluştuğunun sırrı böylece çözüldü!” diyerek durumu kurtarması da onun sanatçı kimliğinin güzel bir örneğiydi.

Bir kez de, Hazar Gölü kıyısında Mehmet Şerif Çeçen’in klarnetine coşkuyla para sıkıştırmak isterken değerli sanatçının ön dişini kırması ve sonrasında yaşadığı o büyük mahcubiyet bile bir yandan hepimizi tedirgin etse de epeyi güldürmüştü.

Ne yazık ki, sağlığında ondan sakınılan ilgiyi öldüğünde de görmedi. Bizim gibi toplumlarda, kendi bağrından çıkan değerleri yaşarken yüceltmek yerine, onları önemsememek, sıradanlaştırmak, görmezden gelmek hatta aşağılamak çok görülür. Örneğin, tanınmış romancı Yaşar Kemal bile köyü Hemite’de kendi köylülerince alaya alındığı günler yaşamadı mı? Yine, öteden beri yerel yöneticilerinin, kurumlarının, bu kentin ruhunu besleyen adlara sahip çıkmak yerine, sanatı yalnızca siyasetin, belirli gün ve haftaların dolgu malzemesi olarak görmeleri çok acıdır.

Şekeroğlu, belki de yapabileceklerinin çok küçük bir bölümünü gerçekleştirebildi. Kim bilir, destek görseydi Elâzığ kültürü uluslararası platformlarda nasıl temsil edilirdi?


Kuşkusuz her insan gibi onun da günahları, sevapları, eksikleri ve bazen amacını aşan sözleri oldu. Sevdiğimiz insanlarla da kimi zaman tartışmalar yaşadı. Ancak küçük bir taşra kentinde kültürü yaşatmaya, sanat yapmaya, insanları güldürmeye adanmış bu ömrü, hatalarıyla değil; bize kattığı renklerle anımsamak boynumuzun borcudur.

Evet, dediğim gibi, belki yapabileceklerinin küçük bir yüzdesini ancak yapabilmişti. Artık yapacak bir şey yok. Onun bu dünyadaki mesaisi bitti, sayfalar, perdeler kapandı. Geriye dost meclislerinde adını andığımızda yüzümüze yayılan gülümsemeler kaldı.

Onu güzelliklerle, esprileriyle anmak, eksikleri, hataları, yanlışlarını bir köşede bırakmak en güzel veda olacaktır.

Rahmet olsun…


CEM BAYINDIR / 2026, Nisan