-Prof. Dr. Zafer Gençaydın’a-
Zamanın durmak bilmez akışı içinde koca bir yılı geride bıraktık. Tam bir yıl önce Türk resim sanatının bilge insanı, usta sanatçı Prof. Dr. Zafer Gençaydın hocamızı sonsuzluğun kucağına uğurlamıştık. Onu andığımız bu ilk ölüm yıl dönümünde; aklımızda yankılanan sözleri, gözlerimizde kalan çizgileri ve ruhumuzda bıraktığı o derin iz, geçen zamanın ne denli anlamsız olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Çünkü bazı adlar, bedensel varlıklarının ötesinde, yarattıkları tinsel evrenle aramızda yaşamaya, bize yön vermeye ve ışık tutmaya devam ederler.

Zafer Gençaydın hocamın adı duyulunca akla ilk gelen, doğa ile insanın, bilim ile sanatın o ince dengesidir. Onu yalnızca bir ressam olarak değerlendirmek eksik bir tanımlama olur; o aynı zamanda bir “resim bilimcisi”, bir estetik kuramcısı ve yaşamını bilginin doğruluğuna adamış bir bilim insanıydı. Hacettepe Üniversitesi çatısı altında geçen meslek yaşamı, yalnızca öğrenci yetiştirmekle değil, sanatın “neden” ve “nasıl” var olduğunu kavramsal bir düzleme oturtmakla geçti. O, fırçasını eline aldığında sadece renkleri karıştırmaz, düşüncenin açımlamasını da tuvale işlerdi.
Onu son yolculuğuna uğurladığımız gün, doğduğu ve gönülden bağlı olduğu Ağın’da gökyüzü delinmişti. Mezarlıkta toplandığımızda toprağın susuzluğunu dindiren o inanılmaz yağmur, sanki doğanın da bu büyük bilgeye duyduğu son saygı duruşuydu. Bizler ıslanırken, o toprağıyla buluşuyor ve gökyüzü sanki yerle birleşip ona olan borcunu ödüyordu.
Kim bilir belki o gün Ağın’da yağan yalnızca su değildi; o, bir aydınlanma çınarının göçüşüne dökülen yaşlar, toprağın bağrına basacağı evladına sunduğu kutsal bir arınmaydı. O yağmur serinliğiyle içimize işlerken, Zafer hocanın doğaya, canlılara, insana, memleketine olan tutkusunu da anımsatan bir işaret gibi belleğimize kazındı.
Benim ve ailem için de Zafer Gençaydın adı, çocukluğumdan beri saygıyla anılan bir figürdür. Babamın en sevdiği, en güvendiği dostlarından biriydi. Babam, Ankara’ya her gidişinde mutlaka hocamla buluşur, genellikle yolları Zafer Çarşısı’nda kesişirdi. O çarşının o dönemde entelektüel dokusu vardı ve kitap kokusu ve sanat galerileri arasında uygun bir mekânda buluşurlardı. Kitaplar, resim sanatı, edebiyatın geleceği ve siyasetin kördüğümleri üzerine saatlerce süren o derin söyleşiler, aslında bir kuşağın Türkiye’yi anlama ve anlamlandırma çabasıydı.
1985 yılındaki görüşmelerine beni de götürdüğünü anımsadığım babam, onun keskin zekâsına ve olayları süzgeçten geçiren o bilimsel titizliğine saygı duyardı. Zafer Hoca’nın sanat, resim, plastik sanatlar, estetik üzerine yorumları, babam için her zaman değerli ve belirleyici olurdu.
Yalnızca babamın değil, rahmetli amcam Ahmet Bayındır’ın da meslektaşıydı. Amcamın sergilerine de destek olmuştu. Onların arasındaki o mesleksel dayanışma ve ortak dil, ailemiz için her zaman bir kıvanç kaynağıdır. Bilimsel bir makalenin satır aralarından, bir resmin leke değerine kadar uzanan o geniş yelpazede, Zafer Hoca her zaman “doğru olanın, iyinin, estetiğin” peşindeydi. Sözcüklerin kökenine, tarihin gerçekliğine ve sanatın dürüstlüğüne olan bağlılığı, onu yalnızca bir akademisyen değil, gerçek bir cumhuriyet aydını kılıyordu.

Zafer Hoca’nın belleğimdeki en özel yerlerinden biri, entelektüel namusuna olan tanıklığımdır. Bir gün, tarihçi Enver Behnan Şapolyo’nun adını bir metnimde yanlış yazmıştım. Telefonum çaldığında karşıdaki o etkileyici tok ses, beni kırmadan ama büyük bir kararlılıkla uyardı. “Cem, Behnan olmalı, o adı düzeltirsen sevinirim,” dedi ve başladı anlatmaya. Behnan Hoca’nın kim olduğunu, Türk kültür tarihine kattığı değerleri ve onunla olan anılarını öyle bir zenginlikle aktardı ki, o görüşme benim için unutulmaz bir derse dönüştü. Onun için bir harfin bile önemi büyüktü; çünkü o harf, bir tarihin, bir kimliğin taşıyıcısıydı. Bilginin yanlış aktarılmasına göz yummaması, aslında bilime olan sarsılmaz saygısının bir sonucuydu.
Yaz aylarını iple çekmemin en büyük nedenlerinden biri, Ağın’da Zafer Hoca ile buluşma olasılığıydı. Onunla genelde orta kahvede ya da Birol Korkmaz ağabeyin marketinde kültür, sanat ve tarih üzerine yaptığımız doyumsuz konuşmalar, belleğimi her zaman diri tutardı.
Öz Türkçe konusundaki duyarlılığı, konuşurken seçtiği o duru ve köklü sözcükler, Türkçenin ne denli güçlü bir düşünce dili olabileceğini bana her seferinde yeniden kanıtlıyordu. Onun sözcük dağarcığı, sanki binlerce yıllık bir bırakıtın bugünkü sesi gibiydi. Karmaşık kuramsal sorunları, herkesin anlayabileceği ama derinliğinden hiçbir şey yitirmeden duru anlatımla sunması, onun ne denli usta bir eğitimci olduğunu da gösterirdi.
Zafer Gençaydın’ın resimlerinde o ciddiyet vardır, yapıtlarında bir rastlantısallık göremezsiniz. Her leke, her çizgi ve her renk katmanı, bir düşünce süzgecinden geçerek oraya yerleşmiştir. O, bir ressam olarak görselliğin sınırlarını zorlarken, bir bilim insanı olarak da o sanatın arkasındaki yasaları araştırırdı. “Sanat, doğanın bir kopyası değil, onun yeniden ve bilinçle inşasıdır,” dercesine kurardı kompozisyonlarını.
Onun yapıtlarında Anadolu’nun eskil geçmişinden izler bulurken, aynı zamanda çağdaş dünyanın karmaşasıyla da hesaplaşan bir akıl görürsünüz. Bu bireşim, onu Türk resminin özgün adlarından biri yapmıştır.
Aramızdan ayrılışının birinci yılında, bıraktığı boşluğu her geçen gün daha fazla duyumsasak da biliyoruz ki, o inanılmaz bilgi birikimi, yetiştirdiği öğrenciler ve o soylu duruşu, sanatımızın ve kültür yaşamımızın damarlarında akmayı sürdürüyor. Zafer Hoca, öğrencilerine, çevresine yalnızca okuma yazmayı, resim yapmayı değil; bakmayı, görmeyi ve en önemlisi “düşünmeyi” öğretti.
Kim bilir, o gün Ağın’da gökten boşalan yağmur altında ıslanan; başta kardeşi ve meslektaşım Erkal Gençaydın ağabey olmak üzere, ailesi, dostları, öğrencileri, Ağınlı hemşehrileri ve sevenleri, aslında onun ektiği o sorgulama, düşünme, bilim ve sanat tohumlarının birer filiziydi.
Zafer Gençaydın hocam, ışığın ve bilginin o sonsuz yolculuğunda, bize her zaman kılavuzluk etmeyi sürdürecektir.
Onu, o güzel Türkçesiyle, güçlü konuşmasıyla, gür sesiyle, sarsılmaz bilimsel duruşuyla ve fırçasının her darbesinde gördüğümüz o büyük sanatçılığıyla anımsıyor; sonsuz saygı ve özlemle anıyoruz. Babama, amcama ve tüm o güzel insanlara bizden selam götür hocam. Anıların, yapıtların tüm insanlığa mirastır...
CEM BAYINDIR / 2026