Son yıllarda sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan fetih haritaları, büyük devlet hayalleri ve dünyaya yön verme söylemleri bazı insanlara heyecan veriyor olabilir. Ancak bir ülkenin gerçek büyüklüğü, sınırlarının ne kadar geniş olduğuna dair kurulan hayallerle değil; vatandaşına sunduğu huzur, adalet ve refahla ölçülür. Bir devletin asıl gücü, romantik tarih anlatılarında ya da masa başında çizilmiş haritalarda değil; sokaktaki insanın kendini güvende hissetmesinde, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesinde ve hukukun herkes için eşit işlemesinde ortaya çıkar.
Bana göre çağımızın en büyük yanılgılarından biri, kendi kapısının önündeki sorunları görmezden gelip dünyanın geri kalanını yeniden şekillendirme hayalleri kurmaktır. Kendi ülkesinde adaletin, refahın ve kurumsal düzenin güçlenmesi için en küçük katkıyı sunmadan küresel meseleler üzerine büyük iddialar ortaya koymak kolaydır. Zor olan ise yaşadığın toplumun sorunlarına çözüm üretmek, eksiklerini gidermek ve gelecek nesillere daha yaşanabilir bir ülke bırakmaktır.
Ne var ki günümüzde bazı çevreler, yaşadıkları ülkenin gerçek sorunlarına sırtını dönüp binlerce kilometre ötedeki coğrafyalar üzerine ahkâm kesmeyi marifet sayıyor. Kendi mahallesindeki bozuk kaldırımı görmeyenler, klavye başında dünya düzenini değiştirme planları yapıyor. Çocuğunun eğitimini, emeklinin geçimini, işsizin umudunu konuşmak yerine; sınırların nasıl genişleyeceğini, hangi toprakların kime ait olması gerektiğini tartışıyor. Oysa bu tutum çoğu zaman gerçeğin yüklediği sorumluluklardan kaçmanın bir yolu hâline geliyor. Çünkü yerelde bir sorunu çözmek, yaşadığı şehirdeki bir adaletsizliğe karşı ses yükseltmek emek ve cesaret ister. Dünyaya nizam verme hayalleri ise çoğu zaman bedelsizdir.
Tarih elbette önemlidir. Milletler geçmişlerini bilmeli, başarılarını öğrenmeli ve kökleriyle gurur duymalıdır. Ancak tarih, bugünün eksiklerini örtmenin, liyakatsizliği meşrulaştırmanın veya üretimsizliği mazur göstermenin aracı hâline geldiğinde topluma fayda değil, zarar verir. Geçmişin zaferleri, bugünün sorunlarını çözmez. Dün kazanılmış savaşlar, bugün adaletin, hukukun ve ekonomik istikrarın yerini tutmaz.
Üstelik bir ülkeyi güçlü yapan esas unsur, sahip olduğunu iddia ettiği topraklar değil; üretebildiği değerdir. Bilimde, teknolojide, eğitimde, sanatta ve ekonomide ilerleyemeyen toplumlar, ne kadar büyük hayaller kurarlarsa kursunlar kalıcı bir güç oluşturamazlar. Haritalar kâğıt üzerinde büyüyebilir; ancak gerçek kalkınma yalnızca bilgiyle, emekle ve üretimle mümkündür.
İronik olan da budur. Bazıları uzak diyarlarda hayali imparatorluklar kurup yıkarken, kendi toplumlarının aşınan yapı taşlarını görmezden gelir. Oysa gerçek vatanseverlik, hayali sınırların peşinden koşmak değil; vatandaşının derdiyle dertlenmektir. Gençlerin yurt dışına gitmek zorunda hissetmediği, emeklinin ay sonunu kaygıyla beklemediği, çiftçinin üretmekten vazgeçmediği bir ülke inşa etmeye katkı sunmaktır.
Güçlü devlet önce içeride güçlü olur. Kurumlarını sağlamlaştıran, ekonomisini güçlendiren, hukuk düzenine güven oluşturan ve toplumsal barışını koruyan ülkeler zaten dünyada kendiliğinden söz sahibi hâline gelir. Saygınlık, çoğu zaman iddiadan değil; başarıdan doğar.
Haritalar çizmek, masa başında sınırları değiştirmek kolaydır. Zor olan ise yaşadığımız şehirleri daha güvenli, çocuklarımızın geleceğini daha umutlu, kurumlarımızı daha adil hâle getirmektir. Bir toplum enerjisini hayali fetih senaryolarına değil; bilime, eğitime, üretime ve hukuka ayırdığında gerçek anlamda kalkınır. Dünyaya örnek olmak istiyorsak önce kendi evimizi düzene koymalıyız. Refahını ve iç huzurunu sağlayamamış bir ülkenin dünyaya nizam vermeye çalışması, hamasetten öteye geçmez.
Sonuç olarak bir milletin büyüklüğü, fetih rüyalarıyla değil; vatandaşının yüzündeki tebessümle ölçülür. Haritaları kalemle boyamak kolaydır; asıl maharet, o haritanın üzerinde yaşayan insanların hayatını güzelleştirebilmektir. Çünkü güçlü devlet, önce vatandaşına adalet, güven ve umut verebilen devlettir.