SEFTİL DAĞI VE DAĞLAR,
“Bir gün gelir Seftil’lere çıkınca
Yar bahçemde her renkten gül olur
Yeller eser yağmur yağar ince ince
O gün gelir nazlı yardan gel olur
Bu dağlarda sarı sandal kuşunun
Sevdası geçmez gözlerinin kaşının
Seni görüp aklı yitmez kişinin
Gözü görmez ağzı dili lal olur
Elim varmaz ellerini tutmaya
Dilim gitmez benzetmeye güne, aya
Sevdaların çağırır beni gel gel diye
Sen düşünce usuma, koca dağlar yol olur”

I. DAĞLARIN DİLİ VE BELLEĞİ
Sözlü ve yazılı kültürümüz, “dağlar”ı anlatan söylence, masal, türkü, atasözü, şarkı, şiir, öykü, romanlarla doludur. Dağ, insanlık tarihinin en eski imgelerinden biridir; hem sığınak hem sürgün, hem tapınak hem zindan, hem ana kucağı hem de aşılmaz bir duvar. İnsan, yeryüzüne ilk adımını attığı günden bu yana dağlara bakmış, onlardan korkmuş, onlara sığınmış, onları kutsamış ve onlara türküler yakmıştır.
Elâzığ’ın çok bilinen “Dağlar dağımdır benim” türküsünün yanında, “Yol ver dağlar yol ver bana”, “Yüce dağ başında yanar bir ışık”, “Bir ay doğar”, “Dersim dört dağ içinde” gibi içinde “dağ” geçen nice türküler dinlemişizdir. Karacaoğlan’ın “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni” diye yakarışı, Pir Sultan Abdal’ın “Yüce dağ başında bir duman oldum” deyişi, Neşet Ertaş’ın “Dağlar dağladı beni” çığlığı, Anadolu’nun her köşesinden yükselen aynı eskil sesten başka nedir?
Yine, Münir Nurettin Selçuk’un “Yine dumanlı dağlar”, “Dağlar ile taşlar ile”, “Yüce dağ başında”; Sezen Aksu’nun Sabahattin Ali şiirinden bestelediği “Benim meskenim dağlardır”, Ruhi Su’nun “Hasan Dağı” gibi yapıtları; Ahmet Kaya’nın “Sel dağ”, “Karlı dağlar”, Rahmi Saltuk’un Ahmed Arif şiirinden bestelediği “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” gibi özgün şarkıları da anmadan geçemeyiz.
Bu “dağ”lı şarkıların en bilineni ise Barış Manço’nun “Dağlar dağlar” adlı yapıtıdır. 1971 yılında kısa sürede 700.000 satış rakamına ulaşan ve Barış Manço’ya Altın Plak ödülünü kazandıran “Dağlar dağlar”ı Manço, Keban’dan İstanbul’a giderken otobüste dağlara bakarak bestelediğini söyler.¹
Atasözlerimiz de vardır içinde “dağ” geçen: “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur”, “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur”, “Dağ fare doğurdu”, “Danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış”, “Hangi dağda kurt öldü”, “Korku dağları bekler”, “Hazıra dağ dayanmaz”, “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” gibi yüzlerce atasözü...
Nuh peygamber de gemisini Ağrı Dağı’na demirlemiş ve canlıları tufandan kurtarmayı bir dağda başarmıştır. İşte, “dağ” aşılması güç, yollarımızı engelleyen bir simge olduğu denli yücelik, yükseklik, hatta bir çeşit kutsallık da içerir. Eski Yunan’da tanrılar Olympos’un zirvesinde oturur, İbrahim peygamber oğlunu bir dağ başında kurban etmeye kalkar, Musa Sina Dağı’nda Tanrı’yla buluşur, Buda aydınlanmaya bir dağ yamacında erer.² Dağ, tüm mitolojilerde gök ile yerin buluştuğu, insan ile tanrının yüz yüze geldiği eşik mekânıdır.
II. DAĞLARIN EDEBİYATI
Dağ, edebiyatın en bereketli mekânlarından biri olagelmiştir. Dünya edebiyatında dağın başrol oynadığı, dağın bir karakter gibi soluyup titrediği sayısız yapıt vardır.
Thomas Mann’ın Büyülü Dağ (Der Zauberberg, 1924) romanı, İsviçre Alpleri’ndeki bir sanatoryumda geçer ve dağ, yalnızca bir mekân değil, zamanın büküldüğü, hastalığın ve düşüncenin iç içe geçtiği metafizik bir uzamdır.³ Mann, kahramanı Hans Castorp’u ovadan dağa çıkararak onu gündelik zamanın dışına fırlatır; dağda yedi yıl, ovadaki yedi aydan daha kısa geçer. Dağ, burada bir arınma ve yüzleşme mekânıdır.
Ernest Hemingway’in Kilimanjaro’nun Karları (The Snows of Kilimanjaro, 1936) öyküsünde, Afrika’nın en yüksek zirvesi, ölümle yüzleşen bir yazarın son sığınağı ve arınma noktasıdır. Hemingway, öykünün başında Kilimanjaro’nun tepesindeki donmuş leopar leşinden söz eder: “Leoparın o yükseklikte ne aradığını kimse açıklamamıştır,” der.⁴ Dağ, burada ulaşılamaz bir arılığın, ölümsüzlüğün ve anlamın simgesidir.
Dino Buzzati’nin Tatar Çölü (Il deserto dei Tartari, 1940) adlı romanında, dağların ardındaki kaleye atanan Teğmen Drogo, tüm ömrünü dağların ötesinden gelecek düşmanı bekleyerek geçirir. Dağ, burada hem umudun hem de boşuna beklemenin, insan ömrünün trajik anlamsızlığının devasa bir alegorisidir.⁵ Dağın ötesinden hiçbir şey gelmez; ama Drogo yine de bekler, çünkü dağın varlığı beklemeyi zorunlu kılar.
Son dönemin popüler yazarlarından nörolog Prof. Dr. John Krakauer’in İnce Hava (Into Thin Air, 1997) adlı belgesel-romanı, Everest’in ölümcül zirvesine tırmanışın gerçek öyküsünü anlatır ve dağın insan kibrine karşı ne denli acımasız olabileceğini gözler önüne serer.⁶ Dağ, burada ne romantik bir sığınak ne de mistik bir tapınaktır; saf, soğuk, kayıtsız bir güçtür.
Petrarca’nın 1336 yılında Mont Ventoux’ya yaptığı tırmanışı anlattığı meşhur mektubu, dağa “manzara seyretmek için” tırmanan ilk modern insanın itirafıdır ve Rönesans’ın doğuşunun simgelerinden biri sayılır.⁷ Petrarca, zirveye vardığında Augustinus’un İtiraflar’ını açar ve “İnsanlar dağların yüksekliklerine, denizlerin dalgalarına, ırmakların genişliğine hayran kalır da kendilerini unuturlar” tümcesiyle karşılaşır. Dağ, burada bir ayna görevi görür: İnsana kendi içine bakmayı öğretir.

III. TÜRK EDEBİYATINDA DAĞLAR
Türk edebiyatında dağ, belki de hiçbir edebiyatta olmadığı denli canlı, somut ve politik bir varlıktır. Toroslar, Munzur, Ağrı, Cudi, Kaçkar, Erciyes, Hasan Dağı, Bey Dağları... Her biri bir romanın, bir şiirin, bir destanın kahramanıdır.
Yaşar Kemal’in İnce Memed dörtlemesi (1955-1987), Toros Dağları’nın eteklerinde, Çukurova’nın yakıcı sıcağı ile dağların serin yaylaları arasında geçen bir başkaldırı destanıdır. İnce Memed, dağlara kaçarak eşkıya olur; çünkü dağ, onun için özgürlüğün tek adresidir. Yaşar Kemal, Torosları anlatırken şöyle yazar: “Dağlar, insanın yüreğine bir serinlik verir ki, o serinliği ancak dağların çocuğu bilir.”⁸ Dağ, burada hem koruyucu bir ana hem de zalim bir feodal düzene karşı direnişin kalesidir.
Yine Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır (1963) romanında, Çukurova’nın kavurucu sıcağından kaçan köylülerin dağlara sığınışı anlatılır. Dağ, bu romanda bir nefes alma mekânı, bir serinlik ve umut kaynağıdır.⁹
Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf (1937) romanında, Aydın’ın dağları, Yusuf’un yalnızlığının ve çaresizliğinin arka planını oluşturur. Dağlar, Yusuf’un iç dünyasının dışa vurumudur; sessiz, heybetli ve acımasız.¹⁰ Sabahattin Ali, “Benim meskenim dağlardır” şiirinde ise dağları bir sürgün mekânı olmaktan çıkarıp bir vatan haline getirir: “Şehirler bana bir tuzak /İnsan sohbetleri yasak / Uzak olun benden, uzak / Benim meskenim dağlardır.”¹¹
Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı (1965) romanında, Anadolu dağları, Kurtuluş Savaşı’nın yorgun neferlerinin sırtını dayadığı, düşmandan gizlendiği, pusuya yattığı bir siperdir.¹² Dağ, burada vatanın kendisidir; dağ olmadan direniş, direniş olmadan da vatan yoktur.
Cengiz Dağcı’nın Onlar da İnsandı (1959) romanında, Kırım dağları, Tatar halkının sürgün acısının ve direnişinin tanığıdır. Dağlar, burada bir halkın belleğidir; her kaya, her yamaç bir mezar, bir ağıt, bir direniş öyküsü anlatır.¹³
Fakir Baykurt’un Tırpan (1980) ve Köygöçüren (1972) gibi romanlarında, Anadolu dağ köylerinin yoksulluğu, göçü ve yok oluşu anlatılır. Dağ, bu romanlarda hem bir yuva hem de bir hapishanedir; insanı hem korur hem de dünyadan koparır.¹⁴
Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde (1954) romanında, üç köylünün Çukurova’ya inişi anlatılırken, geride bırakılan dağ köyleri bir özlem ve yoksunluk mekânı olarak belirir. Dağ, burada yoksulluğun ama aynı zamanda saflığın ve dürüstlüğün simgesidir.¹⁵
Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları (1966) adlı dev şiirinde, Anadolu dağları, tren pencerelerinden görülen, hapishane duvarlarının ardından özlenen, sürgün yollarında aşılan birer canlı varlık olarak belirir. Nâzım’ın dizelerinde dağlar özgürlüğün kendisi olarak imlenir.¹⁶
Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim (1968) kitabındaki şiirlerde dağlar, Anadolu’nun yaşama ve güçlüklere direnen bir coğrafyanın omurgasıdır: “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.”¹⁷ Dağ, Arif’in şiirinde hem bir sevgili hem de bir yara hem bir umut hem de bir yitik bir anlam taşır.
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar (1972) romanında dağ, Selim Işık’ın intihar etmeden önce sığındığı son mekân olarak belirir; dağ, modern insanın anlam arayışının ve çöküşünün arka planıdır.¹⁸
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur (1949) romanında da, İstanbul’un arka planındaki Uludağ ve Bozdağ silüetleri, romanın kahramanı Mümtaz’ın iç huzursuzluğunun ve arayışının sessiz tanıklarıdır.¹⁹
IV. SEFTİL DAĞI: BİR ÇOCUKLUK COĞRAFYASI
Karasu ve Murat ırmaklarının tam Keban’da birleşerek oluşturduğu Fırat Irmağı’nın eteklerinden geçtiği Seftil Dağı’nın gösterişli duruşu bizde de büyük etki bırakmıştır.
Mitolojik bir ad da olan Seftil’in bir zamanlar kuzey eteklerinden akan Keban deresi, oyulmuş mağaraları, tepedeki kutsal ziyaret yeri, çıplak ve dik görüntüsü, maden kalıntıları, kayalarındaki değerli maden cevherleri bu dağa, bu yöreye özgüdür.
Dağlar, aslında yaşanacak yerler değildir – ki genelde de filmlerde, romanlarda, öykülerde, yasadan kaçan, eşkıyalık yapan, gizlenen, yol kesen yasa kaçakları hep dağlara sığınırlar. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i Toroslar’a, Hakkari’nin eşkıyaları Cudi’ye, Ege’nin zeybekleri Aydın Dağları’na kaçmıştır. Dağ, devletin elinin ulaşmadığı, yasanın büküldüğü, insanın kendi yasasını kendi yazdığı bir özgürlük alanıdır.
Saygın ozan-yazar Tahir Abacı’nın bir yazısında anımsattığı gibi, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi hapis yatan yazarlar pencerelerinden Uludağ’ı, Beydağı’nı, başka dağları özgürlük simgesi olarak görmüş, demir parmaklıklar arasından gördükleri dağlara bağlanmışlardır.²⁰ Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden yazdığı mektuplarda Uludağ’ın karlı zirvesini anlatırken, o dağın kendisi için parmaklıkların ötesindeki hayatın ta kendisi olduğunu söyler.²¹
İşte, Keban’da bizim evin pencereleri de Seftil Dağı’na bakardı.
Seftil dağı bir engebe, bir engeldir, bir settir, dev bir kapalı kapıdır. Zorunlu kalmadıkça yolumuz uğramaz, çıkılmaz belki yöre insanının ilgisini de çekmezdi.
Çocukluğumda penceremizin paslı koruyucu demirlerinin üstünden bakıldığında, karşımızdaki Seftil Dağı, ve eteklerinden geçen Keban çayı görünürdü.
Vizontele filmindeki gibi, ben çocukken dağın tepesine bir partinin adını yazmışlardı, uzun bir zaman kalmıştı; hatta bir kez karşıt görüşlüler, kimine göre de polisler yazının ilk harfini değiştirmiş ve kasabada kıyamet kopmuş, kavgalar çıkmıştı.
Aslında kuru bir dağdır Seftil, delik deşiktir, binlerce yıl maden aranmıştır, mağaralar açılmıştır dağın içinde. Kurudur, çoraktır, ama binlerce yıldan beri insanı kendine bağlayan, çeken bir gücü vardır tuhaf ve anlaşılmaz. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda dediği gibi, “İnsanın ilk evi dağdır; mağara, insanın ilk yuvası, ilk sığınağı, ilk düşler mekânıdır.”²² Seftil’in o delik deşik mağaraları, belki de binlerce yıl önce insanların ilk sığındığı, ilk düş gördüğü yerlerdi.
Babamın ben ve kardeşimi çok götürdüğü, gezdirdiği, piknikler yaptığımız bir yerdi bu dağ.
Seftil Dağı’nın üzerinde iki büyük ağaç vardı. Bu iki ağacı zamanın Kebanlıları bilirdi. Arif dedemin diktiği biri badem ve öteki kayısı, çiçekleriyle, yeşiliyle baharı bize ilk muştulayandı. Eğer bu ağaçlar çiçek açmışsa artık Keban’a bahar gelmişti ve bu renk renk çiçekler ilçenin hemen her yerinden rahatlıkla görünürdü.
Kartallar, sarı sandallar, kıra kıralar, güvercinler, şahinler, dut kuşlarıyla doluydu Seftil Dağı. Hemen her kayada bir kuş yuvası vardı. Kuşlar o denli çoktu ki kanıksamıştı Kebanlılar.
Seftil Dağı’nın eteklerinden gürültüyle ve hoflu (ürpertici) biçimde akan dere, kıvrım kıvrım bir yol çizerek gelir, tam bahçemizin güney ucunda dikelmiş, meyveleri bahçemizin en eme geçen (işe yarar) cevizimizin gövdesine de çarpar, ardından da bir çağlayandan yere çakılırdı.
Belki de yalnız başıma dereye inmemem, dağa çıkmamam için de olabilir, düş gücü çok yüksek babamın anlattığı bir şey vardı unutamadığım, kafamda yer eden. Babam, küçük bir çocukken dağ eteklerindeki bu dere kıyısında oyun oynadığı bir gün, kırmızı kellesinin üstünde iki küçük boynuz olan ve onun deyimiyle bir gıdik (oğlak) gibi meleyen bir yılan gördüğünü söylemiş ve bu dağ daha da korkunç, daha da etkileyici gelmişti o günden sonra bana.
V. DAĞIN KUTSALLIĞI VE YIKIMI
Keban kasabası, Fırat’ın kıyısında, Seftil Dağı’nın yamacında kurulmuştur. Seftil Dağı’nın altından geçen dere sık sık taşar, altlardaki bahçeleri, aşağı sekileri, ağaçları yıkar, su altında bırakırdı. Ben bir gün kasabanın sular altında kalacağından çekinirdim. Sonradan Keban Barajı da tamamlanınca bu korku beni daha da tedirgin etmeye başladı.
Tarihsel kaynaklar, Keban kasabasının kezlerce önemini yitirip, kezlerce yeniden önem kazanan bir yer olduğu, Osmanlı’da sadrazamlık yapan paşalarca yönetildiği yazar.
Seftil aynı zamanda mitolojik de bir addır, yani bir söylencedir. Eski çağ inançlarında bir tanrının adıdır. Keban bu dağın altında kurulmuş, dağ binlerce yıl yaşam kaynağı olmuştur. Anadolu söylencelerinde geçen bu eski çağların mitolojik tanrısı binlerce yıl rahatsız edilmiş, en sevdiği hayvanlar, ağaçlar yok edilmiş, her yeri bozulmuştur. Belki de, bu dağı koruyan o gıdik biçimindeki yılan da yuvasından, yerinden olmuş; belki de o yüzden arada bir gazaba uğramış, önemsizleşmiş, batıp çıkmış olabilirdi Keban.
Tüm bunlar birer söylence. Aslında en güzel, en etkileyici yazın ürünleri söylencelerden doğan, söylencelerden yararlanılarak yaratılanlardır.
İşte, Seftil hep böyle büyüleyici bir etki bırakmıştır bende.
Gerçekten de, çocukluğumda yalnız kalmayı en istediğim anlarda gidip dinlendiğim, huzur bulduğum bahçemizin en altındaki Garipler Çeşmesi’nde, tasasız durup Seftil tepesine bakar, gölgesine sığındığım bu dağın, tüm yaşamım boyunca görüp görebileceğim en görkemli varlık olduğunu sanırdım.
VI. COĞRAFYA YAZGIDIR
İnsan yaşadığı yere benzermiş, kişiliğini yöresi oluştururmuş diyor bilim insanları. İbn Haldun da “Coğrafya yazgıdır” diyor.²³ Edip Cansever de “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde ne güzel söyler:
“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına.”²⁴
John Muir, kız kardeşine yazdığı mektubunda (The mountains are calling and I must go) “Dağlar beni çağırıyor ve gitmeliyim ve yapabildiğim sürece çalışmaya devam edeceğim, durmadan çalışacağım.” derken, dağın insan üzerindeki o açıklanamaz çekim gücünü, o eskil çağrıyı dile getirir.²⁵ Nietzsche de Böyle Buyurdu Zerdüşt’te kahramanını dağa çıkarır ve on yıl dağda yalnız yaşatır; çünkü dağ, düşünmenin, arınmanın, “üstinsan”a dönüşmenin mekânıdır.²⁶
VII. ALTIN HIRSI
Binlerce yıl önce Seftil Dağı’nın bağrını deşenler altın arıyordu, gümüş arıyordu, en önceleri de demir. Dağ, o çağların ilkel kazmalarıyla delik deşik edildi, mağaralar oyuldu, cevher damarları söküldü. Ama o günlerin madencileri, dağın ruhunu tümüyle söküp atmaya kalkışmamıştı; aldığını yerine koyamasa da, en azından suyu zehirlememişti, toprağı siyanürle yıkamamıştı.
Bugün ise Seftil’in başına çok daha büyük, çok daha zorlu bir bela görünüyor. Dağların altın arandığı birer “rezerv alanı”na dönüştürülmesi furyası, Anadolu’nun dört bir yanını sardığı gibi Keban’ı ve Seftil Dağı’nı da kıskacına almış bulunuyor. Her yamaçta sondaj kulesi, her vadide bir ruhsat sahası, her derenin kıyısında bir “arama-çıkarma” izni... Fırat’ın doğduğu topraklarda, Karasu’nun ve Murat’ın buluştuğu bu eskil coğrafyada da şirketler altın derdinde.
Peki nasıl oluyor bu? Nasıl oluyor da bir kasaba, kendi dağının bağrının deşilmesine, suyunun zehirlenmesine, toprağının bir daha geri dönmemek üzere kirletilmesine rıza gösteriyor? Kimileri de çanak tutuyor buna.
Şirketler, sponsorluk gibi parasal desteklerle halkı alıştıra alıştıra yanlarına çekmeye çalışıyor. Önce “yalnızca arama yapacağız, çıkarma yok” derken “küçük çaplı bir deneme üretimi” başlıyor. Ardından “istihdam yaratacağız, yöre kalkınacak” vaadi yayılıyor. Oysa tarih, bu tür “kalkınma” masallarının sonunun hep aynı olduğunu kezlerce göstermiştir.
Bergama’nın Ovacık köyünde 1990’lardan beri süren altın madenciliği, siyanürle liç yönteminin yeraltı sularını nasıl zehirlediğini, toprağı nasıl öldürdüğünü, köylülerin kanser oranlarının nasıl tırmandığını gözler önüne sermiştir.²⁷ Kaz Dağları’nda 2019 yılında Kanadalı bir şirketin Kirazlı-Balaban sahasında yaptığı ağaç katliamı, tüm Türkiye’yi ayağa kaldırmış; on binlerce insan “Su ve Vicdan Nöbeti” tutarak dağlarına sahip çıkmaya çalışmıştır.²⁸ Artvin’in Cerattepe mevkiinde bir holdingin açmak istediği bakır-altın madenine karşı yirmi yılı aşkın süredir verilen hukuk ve direniş mücadelesi, “dağlarımızı vermeyeceğiz” çığlığının en uzun soluklu örneklerinden biridir.²⁹ Uşak’ın Kışladağ’ında, Erzincan’ın İliç’inde, Niğde’nin Tepeköy’ünde, Çorum’un Osmancık’ında... Liste uzadıkça uzuyor ve her biri, “sürdürülebilir madencilik” palavrasının altında ezilmiş birer ekolojik yıkım öyküsü barındırıyor.
Şimdi aynı senaryo, Seftil Dağı’na ve Keban’a uyarlanmak isteniyor. Fırat’ın iki kolunun birleştiği, Türkiye’nin en stratejik su havzalarından birinin tam yüreğinde, altın çıkarmak için zorunlu olarak siyanür kullanılacak. Siyanürün tek bir damlası bile bir insanı öldürmeye yeterken, tonlarca siyanürün Fırat’ın suyuna karışma riski hep tepemizde duracak. Oysa İliç’te 2024 yılında yaşanan ve Fırat’ı doğrudan tehdit eden altın madeni faciası, bu “olasılık dışı” senaryonun ne denli gerçek olduğunu tüm ülkeye göstermiştir.³⁰
Valilik, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü yetkilileri, Seftil Dağı’nın eteklerinden akan suyun Kebanlıların içme suyu olduğunu, bu suyun Fırat’a karışarak milyonlarca insanın yaşam kaynağı olduğunu bilmiyor mu? “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) dedikleri nedir, ne işe yarar? Olumluysa bu rapor ne zaman alındı, kimler inceleme yaptı? Raporlar, siyanürün suya karışmayacağının garantisi midir? Hangi ÇED raporu, Bergama’da, İliç’te, Kışladağ’da yaşananları öngörememiştir?
Keban Barajı, Türkiye’nin en büyük hidroelektrik santrallerinden biridir ve Fırat’ın suyuyla çalışır. Bu suya zehir karışma olasılığı, yalnızca Keban’ı değil, Fırat’ın aşağı havzasındaki Malatya’yı, Adıyaman’ı, Şanlıurfa’yı, hatta Irak’ı ve Suriye’yi etkileyecek bir zincirleme yıkıma kapı aralamaktır. Altın şirketlerinin Keban’a verdiği üç beş kuruşluk yok festival yok öğrencilere yardım gibi sponsorluklar, bu riskin yanında bir hiçtir. Bir kasabanın birkaç yıllık maddi refahı uğruna, binlerce milyonlarca yıllık bir su havzasını tehlikeye atmak, tarih önünde bağışlanmaz bir suçtur.
Seftil Dağı’nın binlerce yıllık maden geçmişi, bugün altın arayanların “zaten maden bölgesi” söylemine karşı belirtmeliyiz ki eski çağların altın ve gümüş madenciliği ile günümüzün endüstriyel altın çıkarma teknolojisi arasında dağlar kadar ayrım vardır. Eski madenciler kazma kürekle, elekle çalışırdı; bugünkü şirketler dinamitle, siyanürle, ağır metallerle, koca koca açık ocaklarla çalışıyor. Dağın tepesini tıraşlıyor, vadisini dolduruyor, yeraltı sularını zehirliyor. Seftil’in “delik deşik” olması, onu daha çok delmeye hak vermez; aksine, kaldı ki yorgun düşmüş bir dağın soluğunu korumayı zorunlu kılar. Dünyanın tüm altınlarını toplasan yaşamın olmazsa olmaz koşulu bir damla sudan değerli olamaz.
VIII. YIKIM VE SEVDA
Her şey gibi Keban da eski özelliklerini yitirdi. Yine de benziyor bize, hem de çok benziyor. Evet, yapılan HES’le çayın yerinde yeller esiyor, salt lağım suları akıyor, Garipler Çeşmesi darmadağın edilmiş, sular sağa sola boşa dökülüyor, sekiler, duvarlar yıkılmış, ağaçlar devrilmiş, kurumuş.
Seftil Dağı’nda dedemin diktiği ve baharın müjdecisi ağaçları kesmişler, dağın altından borularla dere sularını geçirip yaptıkları baraj çalışıyor ama Keban’a hiçbir yararı yok. Şimdi bir de altın arama sondajları eklenirse bu çırılçıplak kayalardan geriye ne kalacak? Bir avuç siyanürlü toprak, zehirli bir ırmak ve çay yatağı ve kalkınma palavraları ile avutulan halkın pişmanlığı.
Aslında dağlar insanlara acımasızdır derler ama bizde tam tersi, dağları, tepeleri bile yok ediyoruz. Yine de, tüm dağları yok etseler de tüm dağlar önümüzü kesse, yolumuzu kapatsa da, altın şirketleri her yamacı delik deşik etse de, benim ve benim gibilerin dağlara, üstündeki ağaçlara, canlılara, mağarasına, koyağına, görünümüne, doğaya sevdası hiç bitmeyecek, hep bize benzeyecek, biz de Keban’a, Seftil’e. Kavafis’in “Şehir” şiirindeki gibi hep arkamızdan gelecekler:
“Bu şehirden kaçamazsın, bir başka şehre gidemezsin.
Yollar aynı yollardır, gemiler aynı gemiler.
...Sen bu şehri yıktın, kendi hayatını yıktın.”³²
Ama biz, Kavafis’in aksine, dağlarımızı yıkılmasına karşın sevmekten vazgeçmeyeceğiz. Çünkü dağ, yalnızca taş ve kayadan oluşmaz; dağ, bellektir, çocukluğumuzun ana yurdudur, baharın müjdesidir. Dağ, insanın kendisidir.
Goethe’nin dediği gibi: “Tüm tepelerin üzerinde şimdi sessizlik var, kuşlar ağaçlarda uyuyor: Bekle, yakında sen de onlar gibi dinleneceksin.”³³
O mutlak sessizlik gelip çattığında, toprağın kucağında bizler de dinlenmeye çekildiğimizde, içimizde büyüttüğümüz o görkemli dağlar yok olmamalı. Kazmaların ve açgözlülüğün açtığı yaralar yeryüzünü kanatsa da belleğimize kök salmış Keban’ı, Seftil’i silmeye hiçbir güç yetmez. Biz de sessizliğe karıştığımızda, aslında uğruna direndiğimiz toprağın, ağacın, koyağın bir parçası yani ta kendisi olacağız…
CEM BAYINDIR
DİPNOTLAR
¹ Barış Manço, “Dağlar Dağlar” (1971), Sayan Plak. Albüm notları ve söyleşiler için bkz. http://www.barismancomix.com/muzik/ (Erişim: 16 Eylül 2019).
² Mircea Eliade, Kutsal ve Dinsel: Kutsalın Doğasına Dair, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: Gece Yayınları, 1991, s. 20-25. Eliade, dağların “axis mundi” (dünya ekseni) işlevi gördüğünü ve tüm dinlerde gökle yerin buluşma noktası olarak kutsandığını belirtir.
³ Thomas Mann, Büyülü Dağ (Der Zauberberg), çev. İris Kantemir, İstanbul: Can Yayınları, 2004.
⁴ Ernest Hemingway, “Kilimanjaro’nun Karları”, Kilimanjaro’nun Karları ve Diğer Öyküler, çev. Ülkü Tamer, İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1965, s. 7.
⁵ Dino Buzzati, Tatar Çölü (Il deserto dei Tartari), çev. Hülya Tufan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.
⁶ Jon Krakauer, İnce Hava: Everest’te Felaket (Into Thin Air), çev. Ebru Kılıç, İstanbul: Doğan Kitap, 2003.
⁷ Francesco Petrarca, “Mont Ventoux’ya Tırmanış Mektubu” (1336), Mektuplar, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2007, s. 45-52.
⁸ Yaşar Kemal, İnce Memed I, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004, s. 112.
⁹ Yaşar Kemal, Yer Demir Gök Bakır, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004, s. 78-85.
¹⁰ Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016.
¹¹ Sabahattin Ali, “Benim Meskenim Dağlardır”, Dağlar ve Rüzgâr, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015, s. 34.
¹² Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, İstanbul: İthaki Yayınları, 2005.
¹³ Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2002.
¹⁴ Fakir Baykurt, Tırpan, İstanbul: Literatür Yayınları, 2003; Köygöçüren, İstanbul: Literatür Yayınları, 2001.
¹⁵ Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde, İstanbul: Everest Yayınları, 2007.
¹⁶ Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002, s. 156.
¹⁷ Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 28.
¹⁸ Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.
¹⁹ Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2006.
²⁰ Tahir Abacı, Bir Zamanlar Anadolu’da, İstanbul: İkaros Yayınları, 2016.
²¹ Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi Mektupları, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 67.
²² Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası (La Poétique de l’Espace), çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınları, 2014, s. 32.
²³ İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2004, Cilt I, s. 89-95.
²⁴ Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri”, Yerçekimli Karanfil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003, s. 41-42.
²⁵ John Muir, Our National Parks, Boston: Houghton Mifflin, 1901, s. 3.
²⁶ Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, s. 15.
²⁷ Bergama altın madeni ve siyanür kirliliği konusunda bkz. Orhan Gökdemir, Bergama Gerçeği: Altın Madenciliği ve Çevre, Ankara: İmge Kitabevi, 2001; ayrıca Çiğdem Mater, “Bergama Köylülerinin Altın Madenciliğine Karşı Mücadelesi”, Toplum ve Bilim, Sayı 82, 1999, s. 112-135.
²⁸ Kaz Dağları’ndaki Alamos Gold (Doğu Biga) maden projesi ve 2019 Su ve Vicdan Nöbeti için bkz. Greenpeace Türkiye, Kaz Dağları Raporu: Altın Madenciliğinin Ekolojik Tahribatı, İstanbul, 2019; ayrıca Ebru Ayyıldız, “Kaz Dağları’nda Ekolojik Direniş”, Birikim Dergisi, Sayı 365, Eylül 2019, s. 44-51.
²⁹ Artvin Cerattepe mücadelesi için bkz. Yeşil Artvin Derneği, Cerattepe Dosyası: Hukuk ve Direniş, Artvin, 2016; ayrıca Nurcan Kaya, “Cerattepe’de Çevre Adaleti”, Ekoloji Dergisi, Cilt 25, Sayı 100, 2016, s. 1-12.
³⁰ Erzincan İliç’te 2024 yılında Anagold Madencilik’e ait Çöpler Altın Madeni’nde yaşanan heyelan ve siyanür sızıntısı felaketi, Fırat Nehri havzasını doğrudan tehdit etmiştir. Bkz. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, İliç Maden Kazası Değerlendirme Raporu, Ankara, 2024; ayrıca Cumhuriyet Gazetesi, “İliç’te Fırat Tehlikesi”, 15 Şubat 2024.
³¹ Yaşar Kemal, Ağacın Çürüğü: Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010, s. 203.
³² Konstantinos Kavafis, “Şehir” (Η Πόλις), Şiirler, çev. Cevat Çapan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006, s. 38.
³³ Johann Wolfgang von Goethe, “Wanderers Nachtlied” (Gezginin Gece Türküsü), Seçme Şiirler, çev. Can Alkor, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001, s. 55.