Toplumların çöküşü; yitirilen savaşlarla, depremlerle, hastalıklarla, batan ekonomilerle başlamaz; çöküş, insanın iç dünyasında, duyunç (vicdan) kalesinde açılan küçük gediklerle başlar.

Sözlükte “yoz” ve “yozlaşmak” kavramları birden çok anlam katmanıyla karşımıza çıkıyor. Temelde doğada olduğu gibi kalarak işlenmemiş olanı, imleyen bu kavram; insana, siyasete ve topluma uyarlandığında çok daha karanlık bir duruma yöneltir bizi: Özündeki insansal ya da iyi nitelikleri birtakım dış etkenlerle zamanla yitirmek, soysuzlaşmak, özünden uzaklaşmak, bozulmak, dejenere olmak ve gerilemek (tereddi etmek). Bu tanımın da açıkça ortaya koyduğu üzere, yozlaşmanın temelini oluşturan olgu; bir şeyi var eden, tasarlayan düşüncenin başlangıçtaki iyi niyetlerinin, iç ve dış devindiricilerin (dinamiklerin) etkisiyle zamanla çürümesi ve yitip gitmesidir. Yozlaşma kavramı; kültürel, törel (ahlaksal), ekonomik alanlarda görülebileceği gibi, yıkıcılığı en yüksek olan biçimiyle “Siyasal Yozlaşma” olarak da karşımıza çıkar. İnsanın yozlaşması, doğaya dönük bir yabanıllık(vahşileşme) değil; tersine akılcı ve erdemli köklerinden koparak yapaylaşması, duygusuzlaşması ve utancını yitirerek sürüleşmesi evresidir.

03Dffe7C 21E3 4D42 A0B2 817355113121

Siyasal yozlaşma olgusunu, Antik Yunan’da Platon (d. İÖ 424/423 – ö. İÖ 348/347) ve Aristoteles (d. İÖ 384 – ö. İÖ 322) ile görürüz, sonraları Roma döneminde Polybios (d. İÖ 203 – ö. İÖ 120) ve Machiavelli (d. 1469 – ö. 1527) ile de süren köklü bir tartışmadır bu. Platon’un öğrencisi olan Aristoteles, siyaseti kamu yararını gözeten, genel iyiliği ve toplumun mutluluğunu temel alan “erdemli bir uğraş” olarak tanımlamıştır. Aristoteles’e göre bu yüce amaçlar, ancak yönetim ilkeleri önceden sağlam biçimde belirlenmiş siyasal rejimlerle olanaklıdır. Bu çıkış noktasını temel alan düşünür, yönetim biçimlerini kamu yararını gözettiği sürece üçe ayırmıştır: Monarşi (Krallık), Aristokrasi (Kamu yararı ve toplumun mutluluğunu önceleyen bilge kişilerden oluşmuş seçkinlerin yönetimi) ve Politeia (Politika/Çoğunluk Yönetimi).

Ancak Aristoteles’in asıl çarpıcı saptaması, bu erdemli yönetimlerin yozlaşması sonucu ortaya çıkan hastalıklı yapılardır. Siyasal yozlaşma baş gösterdiğinde; Monarşi, Tiranlığa; Aristokrasi, Oligarşiye dönüşür. Politeia ise liyakatsiz, erdemsiz ve adaletsiz kişilerin yönetime geçmesini olanaklı kılan yönetime (Demokrasi / Demagoji) evrilir.

Aristoteles, bu yozlaşmanın önüne geçebilmek için bugün “güçler ayrılığı” dediğimiz kavramın temellerini atmış; siyasal rejimlerin temelini oluşturan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin birbirinden bağımsız olmasını, birbirini dengelemesini ve denetlemesini zorunlu kılmıştır. Roma döneminin düşünürü Polybios ise, Aristoteles’in bu belirlemelerini bir adım öteye taşıyarak çok daha sarsıcı bir bakış açısı getirir: “Yönetimlerin Döngüsü”. Polybios’a göre, yozlaşan siyasal rejimler, tıpkı canlı organizmalar gibi er ya da geç hastalanacak ve sonlanacaktır (ölecektir). Yozlaşan, çürüyen yönetimler yıkıldıktan sonra yerine gelen rejimler de doğası gereği bir süre sonra bozulmaya başlayacak ve döngü sürecektir. Yönetimlerin, kamu yararını ve toplum mutluluğunu gözeten politikalardan uzaklaştıkları an, kendi ölümlerinin tohumlarını ektikleri andır.

Günümüze geldiğimizde, yozlaşmanın kendi başına bırakılmış bir süreç değil, yönetimler eliyle üretilen sistematik bir silah olduğunu görürüz. Bir yerde okumuştum, şöyle diyordu: “En büyük gücümüz toplumun yozlaşmasıdır; insanlar ne denli yoz olurlarsa o denli boyun eğerler, o denli sorgulamazlar, o denli de sürüleşirler.”

Siyasal güç ve küresel ortakları, kafasında soru işareti belirlemeyen, çıkıntıları törpülenmiş, “oval”laştırılmış, yığınlaşmış bireyler isterler. Soru sormanın ve eleştiri kültürünün olmadığı, çevremizde gezen onlarca duyarsız organizmanın içinde yanlış öğrenme ve yanlış eylemlere karışma çağıdır bu. Sorgulayanlar için ise büyük bir tehdit vardır: Yozlaşmış mahkemeler, yozlaşmış adalet sistemi.

Beceriksiz, liyakatsiz, tedbirsiz ve öngörüsüz yönetimler, kendi varlıklarını sürdürebilmek için erdemli, sorgulayan bireylere değil; düşünmeyen, boyun eğen ve yozlaşmış yığınlara gereksinim duyarlar. Çarpık ve yanlış kararların, liyakatsizliğin ve toplumu uçuruma sürükleyen yanlışların üstü, ancak yozlaştırılmış medyayla, yozlaştırılmış siyasetçilerle ve yozlaşmış bir kitlenin uyuşmuşluğuyla örtülebilir. Siyasal güç, kendini yasal (meşru) kılacak yığınları oluştururken, toplumun damarlarına bu zehri ustalıkla zerk eder.

Peki, bir toplumun yozlaştığını, özünden koptuğunu gösteren en somut, en sarsıcı belirti nedir? Yanıt çok açıktır: İnsanoğlunda utanma duygusunun yitip gitmesi…

Utanma duygusu ise, insanın en soylu özelliğidir. Bir haksızlık yapıldığında, yalan söylendiğinde, kamu malı yağmalandığında, yetim hakkı yendiğinde ya da bir görev kötüye kullanıldığında yüzün kızarması, insanın iç sesinin henüz ölmediğinin, doğru ile yanlış arasındaki o ince çizginin ayırdında olduğunun kanıtıdır. Utanma duygusu, toplumun görünmez kalkanı; yasaların yetersiz kaldığı, kolluk güçlerinin uzanamadığı, kutsal metinlerin dikkate alınmadığı, en karanlık kuytularda insanı erdeme yönelten en güçlü devindiricidir.

Ne var ki, yozlaşma çağı ilk önce bu kızaran yüzleri yok eder. Utanmak, bir erdem değil; bir güçsüzlük, beceriksizlik ya da saflık belirtisi olarak algılanır olmuştur. “İşini bilen”, “köşeyi dönen”, “manevra yapan”, “saf değiştiren”, “tükürdüğünü yalayan”, “başkalarının omuzlarına basarak yükselen” kişilerin el üstünde tutulduğu bu düzende, utanma duygusu gereksiz bir yüktür. Yüzsüzlük, arsızlık ve pişkinlik başarının tek anahtarları durumuna getirilmiştir.

Bu utanç yitimi yalnızca bireysel ilişkilerde kalmaz; kurumların, yargının ve toplumun tüm katmanlarına bulaşır. Gerçekleri yazmayan medyadan televizyonlara, memurundan işçisine, rektöründen akademisyenine, öğretmeninden hekimine değin, kendi yeminine ve insanlığına yabancılaşmış kalabalıklar kaplar her yanı. Bir coğrafyada adaleti dağıtması gerekenler ile bilimi üretmesi gerekenler utancını yitirdiklerinde, o yapının ayakta kalması olanaksızlaşır.

Medya, George Orwell’in 1984 adlı yapıtındaki gibi, sürekli televizyon karşısında oturan kitlelerin beyinlerini yıkayan bir aygıta dönüşür. Düşünme, sorgulama ve eleştirme yetilerini kullanmayan yığınlar, yozlaşmanın hem kurbanı hem de aracı durumuna düşerler. Hak arayışlarından korkar onu suç olarak gösterenlere inanırlar, uydurulan yalanları gerçek, suçsuzları suçlu, suçluları masum sanırlar. Franz Kafka’nın “Şato”su ile Terry Gilliam’ın “Brazil” filminin birbirine karıştığı karanlık bürokrasi ağlarının içinde uyuşmuş bir bilinçle ya da bilinçsizlikle debelenen bu insanlar sistem hangi kılığı biçerse onu giyer, kahvehanelerde hep bir ağızdan aynı güdümlü sözleri yinelerler.

Oysa Polybios’un o eşsiz saptamasında olduğu gibi, hiçbir yozlaşmış yapı sonsuza dek yaşayamaz. Ancak bu döngünün kendi kendine kırılmasını beklemek yerine, binlerce yıl öncesinin düşünürlerinin öğütlediği gibi tepki vermek, itiraz etmek, temel hakları ve adaleti savunmak zorundayız. İnsanlık tarihinde bunun ilk adımı her zaman insanın yeniden insan olduğunu anımsamasıdır.

Dirliğe, huzura erişmek, süslü sözlerle değil; insanın yüzünün kızarmasıyla, yüreğinden dağılan kanın yanaklarına doğru saldırmasıyla, utanma duygusunun yeniden boy göstermesiyle başlayabilir. Utanmasını bilen, yüzü kızaran, erdemli ve sorgulayan bireylerin varlığı, yozlaşma ağını yırtıp atacak tek umuttur.

CEM BAYINDIR/2026

KAYNAKÇA:

1) Okçabol, R. (2021, 8 Mayıs). Yozlaşma. Sol Haber Portalı.

2) Saltık, A. (2023, 14 Ocak). Siyasal Yozlaşma Üzerine. (Antik Yunan ve Roma dönemi siyaset felsefesi, Aristoteles’in rejim sınıflamaları, Polybios’un döngü kuramı ve toplumun sorumluluğu üzerine veriler buradan yararlanılarak oluşturulmuştur).

3) Yılmaz, B. (2020, 25 Temmuz). Yozlaşma Üzerine. Bülent Yılmaz Blog.