Gündelik siyasetin akışı içinde karşılaştığımız bazı söylem ve eylemler, zaman zaman Cumhuriyetin kurucu değerlerinin aşındığına ilişkin kaygılar yaratabilmektedir. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda bazı kafaların Cumhuriyeti halktan kopuk bir azınlığın elinden kurtarılmış gibi sunan siyasal söylemi; resmî törende bir vali yardımcısı ile kaymakamın bayrağa göstermediği küçücük bir saygı; solcu demokrat geçinen bir şairin sosyal medyada Cumhuriyet övgüsünün içinin boşaltılarak siyasi bir araca dönüştürüldüğüne ilişkin eleştirileri; bir valilik binasında büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resminin asılmadığı gibi haberlerdeki yönetsel savsaklama ve kasıtlar, ilk bakışta bir "Cumhuriyet karşıtlığının başarısı" tablosu çizebilir.

Böyle eylem ve düşüncelere karşı net bir soru sormak gerekir: Bu tür dönemsel tutumlarınız, bireysel eylemleriniz ya da siyasi söylemleriniz, Cumhuriyetin tarihsel, toplumbilimsel ve coğrafi-siyasal değerini gerçekten azaltabilir mi?

Türkiye Cumhuriyeti'nin değerleri, günlük siyasete ya da dönemsel kişilere bağlı yapay kurgular değil; dünyanın en zorlu coğrafyasında yaşamda kalmanın, bir arada yaşamanın ve çağdaşlaşmanın sayısal, tarihsel ve toplumbilimsel formülüdür.

Bugün sosyal medyada karşılaştığımız ve "Cumhuriyet karşıtlığı" olarak nitelendirilebilecek yaklaşımlar aslında yeni değildir. İskilipli Atıf, Mustafa Sabri daha yakın dönemde de Fesli Kadir gibi kişilerin temsil ettiği; modern, laik ve ulus-devlet yapısına itiraz eden zihniyet, Kurtuluş Savaşı yıllarından beri var olagelmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ve kurucu kadronun en büyük başarısı, yalnızca dışarıdaki yayılmacı güçleri dize getirmek değil, aynı zamanda içerideki bu türden direnci de aşarak akla ve bilime dayalı bir devlet inşa etmektir. Dolayısıyla bugün bayrak geçerken ayağa kalkmayan bir bürokrat ya da kurucunun resmini asmayan bir yönetici, Cumhuriyetin değerini düşürmez; tersine, yüz yıl önce ne denli zorlu ve ileri görüşlü bir mücadele verildiğini bir kez daha anımsatır.

Cumhuriyetin değerinin azalmasının olanaksızlığının en büyük kanıtı, hemen güney sınırlarımızın ötesindeki kanlı coğrafyadır. Dinsel ya da mezhepsel temellere dayanan bir devlet yapısının Müslüman toplumlara huzur, barış ya da zafer getirmesi, Orta Doğu gerçekliğinde acı bir düşten başka bir şey değildir. İsrail dışındaki bölge ülkelerinin tamamı Müslüman olmasına karşın, aralarında asgari bir dayanışma bulunmaması, toplumların birbirlerini en acımasız biçimde yok etmesi ve kuşakların bu düşmanlıkla yetiştirilmesi, Cumhuriyetin "laiklik ve yurttaşlık" felsefesinin önemini güneş gibi ortaya çıkarmaktadır.

Türkiye, yüz yıldır bu etnik ve dinsel fay hatlarının tam üzerinde, tüm eksikliklerine ve yanlışlarına karşın vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlayabilmiş, komşularından en az bir yüzyıl ileride bir yaşam standardı ve özgürlük alanı kurabilmiştir. Bu başarı ne rastlantıdır ne de dönemsel siyasi rüzgârların sonucudur; doğrudan doğruya 1923 felsefesinin eseridir.

Cumhuriyetin kurucu felsefesi, dış politikada da düşperestliği değil, akılcılığı buyurur. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bugüne dek ayakta kalabilen tek barış antlaşması olan Lozan'ın imzası ile tapusu alınan cumhuriyeti siyaset malzemesi yaparak tartışmaya açmak, Türkiye'ye hiçbir kazanım sağlamayacağı gibi, çevremizi saran tehlikelere karşı dış ilişkiler zeminimizi de kayganlaştırır. Cumhuriyetin en bilinen "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi de salt bir barışçılık değil; devlet ciddiyetinin, gücünün, sınırlarının ve çağının farkında olmaktır.

Yukarıda sayılan tutum ve söylemlerin en büyük yanılgısı, "devlet" ile "hükümet" (ya da dönemsel iktidar) kavramlarını birbirine karıştırmasıdır. Bugün yurttaşların bunalım anlarında birbiriyle kenetlenmesinin, uluslararası alanda Türkiye'nin duyduğu saygınlığın ve devlet çarklarının dönmesinin nedeni, yirmi-yirmi beş yıllık siyasi partiler değil; kökleri binlerce yıla dayanan devlet geleneğini çağdaş hukukla buluşturan "Türkiye Cumhuriyeti" kimliğidir.

Birileri bayrağa saygı göstermeyebilir, birileri tarihsel gerçekleri çarpıtarak Cumhuriyetin kazanımlarını küçümsemeye çalışabilir ya da kurumlar kurucu değerlere biçimsel olarak sırt çevirebilir. Kamu çalışanlarının, öğretim üyelerinin ve ayak takımından kişilerin bu sırt çevirmeleri beğenmeleri, takdir etmeleri onlar için utanç kaynağı olmalıdır.

Akıl hastaları ve Cumhuriyet düşmanları; tarihi dizilerden, palavracılardan öğrenmiş yeni yetme Osmanlı çocukları ne yaparsa yapsın ne derse desin, hiç önemli değil. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne tüm yurtseverler, aklı başında insanlar sahip çıkacak ve Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacaktır.

Orta Doğu bataklığının kıyısında barış, bilim ve özgürlük içinde yaşama iradesi var oldukça, Cumhuriyetin değerleri azalmayacak; aksine, yaşanan her bunalımda bu değerlerin ne denli yaşamsal olduğu toplumun daha geniş kesimlerince anlaşılacaktır.

Günümüzde içeriden ve dışarıdan el birliği ile yıpratılmış; hukuksal, kurumsal, laik, toplumsal, demokratik yapısı yok edilmiş olsa da bir gün Cumhuriyetin değerini anlayacağımıza, ona sahip çıkacağımıza inancım yine de vardır. Bu kutsal toprakların değerini bilenlerin, üzerinde güvenle alınabilen özgür soluğun bedelini anlayanların Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.