“Tarikat”, sözcük olarak “tarik”ten gelir, yani “yol” demektir. Ancak din tarihine bakacak olursak tarikat tanrıya ulaşmak için gidilen yol olmaktan çıkmış iktidara, güce, çıkara doğru giden “ilahi(tanrısal)” amacını yitiren bir durum almıştır. Bilindiği üzere, tüm kaynaklarda Türklerin, Anadolu’ya “Alp, gazi, ahi, abdal…” olarak bilinen savaşçı kişiliklerle adım atmış oldukları yazar. “Savaşçı” özellikleri daha önemli olsa da günümüzdeki siyasal iklimden kaynaklı, bu kişiler daha çok dinsel kimlikleri öne çıkarılarak tasavvuf kişileri ve müritleri olarak
anlatılırlar. Örneğin, Geyikli Baba, Abdal Musa, Şeyh Bedreddin gibi şeyhler, müritleriyle birlikte fetihlerde savaşmış, kendi tekkelerinin bulunduğu yerleri ele geçirmişlerdir. Aslında padişahlarının çoğu da dinsel örgütlerle ilgilidirler. Osman Gazi, kardeşi Alâeddin Paşa ve kayınpederi de Vefâiyye yolunun âhi şeyhi Edebâlî’ye bağlıdır. Orhan Gazi Vefai dervişine bağlı, komutanı Turgut Alp de Geyikli Baba’nın mürididir. Yine Orhan Gazi’nin oğlu Sultan I. Murad’ın Tebrizli Seyyid Mehmed Hammârî’ye ve torunu Sultan Yıldırım Bayezid’in de Nurbahşiyye Şeyhi Emir Sultan’a bağlılığı vardı. Bir dönem hurufi etkisine giren Fatih’in Bayramiyye, oğlu Bayezid’in Cemaliyye, Yavuz’un Sünbüliyye, Kanunî’nin Gülşeniyye, III. Selim’in Mevleviye, Sultan Abdulaziz’in Bektaşilik, II. Abdülhamid’in Nakşibendi ve Şazeliyye, Mehmet
Reşad’ın da Mevleviye dinsel örgütleriyle (tarikatı) ilgili oldukları söylenir. İşin aslı, Osmanlı’nın kuruluşunda, “Alevi-Bektaşi” anlayışı egemendi ve her dinden, mezhepten düşünce dilediği biçimde, hoşgörüyle yaşam sürdürebiliyordu.

Ekran Görüntüsü 2026 09 28 133519
Tasavvufsal ya da dinsel akımların önemli bir bölümü, zaman içinde güç kazandıkça devlet yönetiminden pay istemine, siyasete karışmaya yönelmişlerdir. İşte günümüzde devlete sızan ve devleti ele geçirmeye yeltenen birtakım dinsel örgütler gibi, o dönemde de tarikatlar kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılmayı amaçlamış, Mevlevi, Melami gibi yaygın tarikatların müritleri arasından, çok sayıda vezir, paşa, bey, yönetici çıkmıştır. Yine, Bektaşilik o dönemde bir çeşit devlet tarikatı biçiminde örgütlenmişti. Melâmîler ise gizlilik kurallarına daha bağlı çalışmalar yürüten bir tarikattı. 17. yüzyılın ortalarında İstanbul’da devlet işlerine karışmaya varacak yorumlarda bulunan “Kadızadeliler” akımı, günümüzdeki Selefîler ya da Işid gibi katı dinsel kuralları topluma dayatmış, minarelerin, kubbe ve türbelerin yıkılarak parçalanması, tekkelerin basılması, dervişlere ve aydınlara uygulanan şiddet eylemleri ile tarihte
olumsuz etki bırakmışlardır.
Tüm bunlar ışığında söyleyelim ki, cumhuriyetin kuruluş yıllarını yalnızca yönetim biçiminin değişmesi olarak okumak eksik kalacaktır. Bu dönem, devlet ile toplum arasındaki bağların, eğitim düzeninin, kadın- erkek ilişkilerinin, yazının, dilin ve inanç alanının yeniden kurulduğu büyük bir dönüşüm çağdır. 1923’te Cumhuriyetin ilanı, 1924’te halifeliğin kaldırılması, 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması; birbirinden
kopuk olaylar değil, yeni devletin egemenliğini dinsel odaklardan bağımsızlaştırma isteğinin parçalarıdır. Ne var ki bu değişim, halkın ve aydınların belleğinde yer etmiş tasavvuf kültürünü bir günde ortadan kaldıramamıştır çünkü tarikatlar, Osmanlı çağında yalnızca dinsel topluluklar değil, tekke, zaviye, dergâh ve ocaklarıyla; eğitim, konukseverlik, yardım, mûsikî, şiir, el sanatları ve düşünce üretimi bakımından da önemli odaklar sayılırdı. Mevlevîlik denince şiir ve mûsikî; Bektaşîlik denince sözlü kültür, nefesler ve halk dili; Nakşibendîlik denince ise disiplinli bir içe dönüş geleneği akla geliyordu. Bu nedenle Cumhuriyetin laikleşme atılımı, yalnızca bir din siyaseti değil, köklü bir kültür düzeniyle hesaplaşma anlamına da geliyordu. Bu hesaplaşmanın en ilginç yanı, Cumhuriyeti kuran ya da onun eğitim ve kültür atılımına katılan kişilerin bir bölümünün tasavvufla bağlarını tümüyle koparmamış olmasıdır. Burada “bağ” sözcüğünü dikkatle kullanmak gerekir. Bir edebiyatçının tekkeye gitmesi, bir şeyhi tanıması, bir ayine kulak vermesi ya da tasavvuf şiirinden etkilenmesi; onun mutlaka bir tarikata bağlı olduğu anlamına gelmez. Yakınlık, aile geleneği, sanat ilgisi, dostluk, sohbet ve gerçek anlamda intisap birbirinden ayrılmalıdır. Bu durum tüm yurttaşlar için de geçerlidir.

Hasan Âli Yücel’in Mevlevîlikle ilişkisi bu bakımdan önemlidir. Köy Enstitülerinin kurucusu, dünya klasiklerini Türkçeye kazandıran çeviri atılımının öncüsü, insancıl eğitim düşüncesinin güçlü adı olan Yücel; Mevlevî çevrenin mûsikîsine, görgüsüne ve düşünce iklimine yabancı değildi. Onun Mevlevîlikle bağı üzerine yayımlanan tanıklıklar, Cumhuriyetçi aydın tipinin yalnızca Batı kaynaklarından beslenmediğini
gösterir. Yücel, bir yandan Platon’u, Montaigne’i, Shakespeare’i Türkçeye taşıyan büyük kültür atılımını yönetmiş; öte yandan Anadolu’nun kültürel sezgi birikimini küçümsememiştir. Örneğin onun orucun yararlarını anlatan yazılarına da rastlamak olasıdır. Bu, bir çelişki değil; kök ile yenilik arasındaki gerilimli birlikteliktir. Nâzım Hikmet’in bir zikir ayinini dinlediğine ilişkin anlatılar da benzer biçimde ele alınmalıdır. Nâzım’ı bu olay üzerinden bir tarikata bağlamak doğru olmaz. Ancak onun şiirinde halk anlatılarının, destanın, türkülerin, nefeslerin ve Anadolu’nun ortak sesinin güçlü biçimde duyulduğu açıktır. Marksist bir şairin tasavvuf çevresine ya da zikir ritmine ilgi göstermesi, dünya görüşünden caydığını değil; halkın tinsel ve estetik dünyasını anlamaya çalıştığını düşündürür. Nâzım’ın şiiri, yalnızca fabrika düdüğünü değil, türkü söyleyen köylüyü; yalnızca devrimi değil, yüzyılların biriktirdiği söz kalıplarını da duyar.
Türk edebiyatında tasavvufun etkisi, Cumhuriyetle kesilmiş bir ırmak değildir. Yahya Kemal’in İstanbul şiirinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zaman anlayışında, Ahmet Kutsi Tecer’in halk kültürüne yönelişinde, muhafazakâr kimliklilerden; Necip Fazıl’ın iç dünyasında ve Sezai Karakoç’un imge düzeninde bu eski ırmağın ayrı ayrı izleri vardır. Ama her yazarın tasavvufla ilişkisi aynı değildir. Kimi bunu bir inanç yolu olarak benimser, kimi estetik bir kaynak sayar, kimi ise geçmişe ilişkin bir ruh iklimi olarak işler. İnsanlığın görevlerinden biri de bu ayrımları silmek değil, görünür kılmaktır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tarikatlar konusundaki tavrı ise açık ve siyasal bir tavırdır. 1925 yazında yaptığı konuşmalardan birinde, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir,” demiştir. Bu sözün odağında tasavvuf şiiri, Mevlânâ’nın insan sevgisi ya da Hacı Bektaş Veli’nin öğütleri değil; şeyhlik çevresinde oluşan bağlılık düzeni vardır. Atatürkgibi bir akla ve sorgulamaya önem veren bir devrimci, yurttaşın devlete bağlılığının şeyh-mürit ilişkisiyle
gölgelenmesini kabul edemez. Onun gözünde çağdaşlık, kişinin aklını, vicdanını ve yurttaşlık hakkını başka bir kişinin buyruğuna bırakmaması demekti.
30 Kasım 1925’te çıkarılan 677 sayılı yasa ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı; şeyhlik, dervişlik, dedelik, çelebilik ve benzeri sanlar yasaklandı. Bu kararın ardında salt din karşıtlığı aramak yanıltıcı olur. Cumhuriyet yönetimi, dinsel toplulukların siyasal güce dönüşmesini, hukuk ve eğitim alanında devlet dışında bir yetke kurmasını önlemek istiyordu. Özellikle Şeyh Sait ayaklanmasının ardından, din diliyle yürütülen siyasal başkaldırının yaratacağı tehlike daha sert algılandı. Yine de yasakların, inanç ve gelenek alanında ağır bir kopuş duygusu yarattığı; bazı toplulukları görünmezliğe ittiği de unutulmamalıdır. Burada önemli bir ayrıma dikkat çekmek gerekir: Her tarikatı aynı kefeye koymak, tarihin gerçekliğini görmezden gelmek olur. Şeyh Sait ayaklanması gibi olaylarda rol alan, ayrılıkçı, şiddete eğilimli ve Cumhuriyet karşıtı tutum sergileyen tarikatlar olduğu gibi; Mevlevîlik, bir kısım Kadirîlik ve Melâmîlik gibi hoşgörüye, sanat ve edebiyata önem veren, Cumhuriyetle barış içinde yaşayabilen çevreler de vardı. Bu çevrelerin Millî Mücadele’ye destek verdiği, yeni kurulan düzene düşmanlık beslemediği bilinir.
Cumhuriyetin öncelikli sorunu, tasavvufsal düşünce ya da kültürel gelenek değil; siyasal nüfuz alanı kurmak isteyen yapılardı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1923-1938 arasındaki çizgisi, bu dönüşümün siyasal taşıyıcısı oldu. Parti, ulusal egemenliği padişahlıktan ve halifelikten kurtarmayı; eğitimi birleştirmeyi; hukuku dinsel kurallardan bağımsızlaştırmayı amaçladı. Laiklik ilkesi, Cumhuriyet Halk Partisinin 1931 programında belirgin biçimde yer aldı; 1937’de anayasal ilke oldu. Ancak Türkiye’de laiklik, devletin din alanından tümüyle
çekilmesi biçiminde kurulmadı. 1924’te Diyanet İşleri Reisliği (Başkanlığı) oluşturuldu. Böylece devlet, dinsel kurumları serbest bırakmak yerine, onları kamusal düzen içinde denetlemeyi seçti.

Bu noktada “Cumhuriyetle ve Atatürk’le barışık tarikatlar” sözünü de özenle kurmak gerekir. Atatürk döneminde hiçbir tarikat, tüzel ve siyasal bir güç olarak Cumhuriyet düzeninin ortağı değildi; yasa bütün tekkeleri kapsıyordu. Buna karşılık, “Büyük Mücadele”ye destek veren tarikat üyeleri ve dinsel ulular vardı.
Hacı Bektaş Veli Dergâhı postnişini Cemalettin Çelebi’nin Ankara hareketine verdiği destek, Bektaşî çevrelerin bir bölümünün ulusal bağımsızlık savaşına yakınlığını gösterir. Mevlevî çevresinden Abdülhalim Çelebi gibi adlar da “Ulusal Mücadele”ye destek sunmuştur. Bu kişiler, bağımsızlık ülküsünü ve yeni Meclisinvarlığını benimsemişlerdir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Hacıbektaş’a ve Konya’daki Mevlânâ Dergâhına yaptığı ziyaretler de bu ayrımı gösterir. Atatürk, Mevlânâ’yı ya da Hacı Bektaş Veli’yi değersiz görmemiş; onların Türk kültüründeki yerini kabul etmiştir. Karşı çıktığı şey, dergâhların siyasal buyurma odağına dönüşmesidir.
Mevlânâ’nın düşüncesi, şiiri ve mûsikîsi kültürel değer olarak yaşatılabilir; ama bir şeyhin devlet düzeni üzerinde -ikinci bir otorite gibi- söz sahibi olması kabul edilemezdi. Cumhuriyetin tavrı, en azından ilke düzeyinde, hep bu çizgide kurulmuştu. Bugün tarikatlar ve cemaatler üzerine konuşurken iki kolay yanlıştan kaçınmak gerekir. İlki, tüm dinsel toplulukları gericilikle bir tutmaktır. İkincisi ise geçmişteki her tekkeyi özgürlükçü, eşitlikçi ve zararsız bir yapı gibi göstermektir. Tarikatlar tarih boyunca hem sanat ve dayanışma üretmiş hem de kapalı bağlılıklar, güç ilişkileri ve siyasal etkiler yaratmıştır. Cumhuriyetin kaygısı, bu ikinci yönle ilgilidir. Ancak bu kaygı, halkın kültürel belleğini yok sayma hakkı vermez.
Ayrıca belirtmek gerekir ki; insanların, salt insansal değerlerle, bir dinsel kişiliğin acılı gününe katılması, taziye mesajı vermesi, bir dinsel kişilikle tanışıyor olması, onun mutlaka bir tarikattan olduğu anlamına gelmez. Yakınlık, insanlık değerleri, komşuluk, aile geleneği, sanat ilgisi, dostluk, sohbet ve gerçek anlamda intisap (bağlanma) birbirinden ayrılmalıdır. Salt bu nedenle birilerini karalamaya çalışmak, altında bir şey aramak çok kabul edilemez ve zavallıca bir tutumdur.
Soru şudur: Bir toplum, Mevlânâ’nın şiirini, Yunus Emre’nin dilini, Pir Sultan’ın başkaldırısını, Hacı Bektaş’ın insan sevgisini korurken; yurttaşın aklını ve özgürlüğünü de koruyamaz mı? Cumhuriyetin daha tamamlanmamış sorusu budur. Kısaca; Atatürk’ün “uygarlık yolu” sözü, inanç dünyasını aşağılamak için değil, devlet yönetiminde aklı, hukuku ve yurttaşlık eşitliğini öne çıkarmak için okunmalıdır.

Cem BAYINDIR/2026

Yararlanılan kaynaklar:
1. Fikriyat, “Ünlü edebiyatçılarımızın mensup olduğu tarikatlar.”
2. Odatv, “Nazım Hikmet hangi tarikatın zikir ayinini dinledi?”
3. Semazen.net, “Hasan Ali Yücel’in Mevlevîliği.”
4. Atatürk Ansiklopedisi, “Cumhuriyet Halk Fırkası (1923-1938).”
5. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri.
6. 30 Kasım 1925 tarihli, 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler Yasası.