Devletleri güçlü kılan şey nedir?

Bu soru yıllardır farklı cevaplarla karşılık buluyor. Kimi ekonomik büyüklüğü işaret ediyor, kimi askeri gücü, kimi de teknolojik gelişmişliği. Oysa bütün bu unsurların üzerinde duran, görünmez ama belirleyici bir güç daha vardır: Adalet.

Çünkü vatandaş, devletin kudretini makam odalarının büyüklüğünde değil, hukukun herkese aynı mesafede durup durmadığında ölçer. İnsanları rahatsız eden şey güçlü insanların varlığı değildir. Asıl rahatsızlık, bazı insanların güçlü bir makamın gölgesinde kurallardan muaf tutulduğu hissidir.

Son yıllarda toplumda giderek daha fazla hissedilen bir rahatsızlık da tam olarak budur. Kamu gücünü elinde bulunduran bazı isimlerin yakın çevrelerinin, sahip olmadıkları bir yetkiyi kullanıyormuş gibi hareket ettiği yönündeki algı büyüyor. Bir kamu görevlisinin sahip olduğu makamın etrafında zamanla görünmez bir nüfuz alanı oluştuğu yönündeki algı, vatandaşın adalet duygusunu örseliyor.

Elbette hiçbir kişi ya da aile peşinen suçlanamaz. Mesele de zaten tek tek isimler değildir. Asıl mesele, toplumda kök salmaya başlayan ayrıcalık algısıdır.

Çünkü hukuk devletleri yalnızca adaletle değil, adaletin görünürlüğüyle de ayakta kalır. İnsanlar bazı kapıların soyadına göre açıldığına, bazı kuralların kişiye göre esnetildiğine inanmaya başladığında devletin en büyük sermayesi olan güven duygusu aşınmaya başlar.

Oysa kamu makamları ailelere bırakılmış birer miras değildir. Devlet adına kullanılan her yetki, millet tarafından verilmiş geçici bir emanettir. Bu nedenle makam sahibi olmak, çevresinde imtiyaz halkaları oluşturma hakkı değil; hukuka, etik değerlere ve kamu vicdanına karşı daha büyük bir sorumluluk üstlenmek anlamına gelir.

Makam yükseldikçe sorumluluk artar. Hesap verebilirlik artar. Tevazu artar. Artmak zorundadır.

Toplumu rahatsız eden şey yalnızca ayrıcalıklı davranışlar da değildir. Daha büyük rahatsızlık, bu davranışların karşılıksız kalabileceği düşüncesidir. Sıradan bir vatandaş en küçük işlemde kurallarla karşı karşıya kalırken, bazı kişilerin aynı kuralları kolaylıkla aşabildiği izlenimi adalet duygusuna zarar verir.

İnsanlar yalnızca davranışları değil, o davranışlar karşısında ortaya konulan tavrı da izler. Kuralların herkese eşit uygulandığına inanıldığı sürece güven duygusu güçlenir. Ancak bazı kişilerin makam bağlantıları veya çevreleri nedeniyle farklı muamele gördüğü kanaati yerleşmeye başladığında, güven duygusu da zayıflar.

İşte tam bu noktada devletin gerçek karakteri ortaya çıkar.

Güçlü devlet; makam sahiplerinin ya da çevrelerinin kendilerini dokunulmaz hissettiği devlet değildir. Güçlü devlet; makam sahibinin yakınıyla sıradan vatandaşın aynı kurallara tabi tutulduğu, aynı sorumlulukları taşıdığı ve aynı hukuk düzeni içerisinde hesap verdiği devlettir.

Bu nedenle torpile, nüfuz arayışına ve makam gölgesinde elde edilmeye çalışılan ayrıcalıklara karşı tavizsiz bir duruş sergilenmelidir. Kurumların itibarı, çevresinde oluşturulan imtiyaz halkalarıyla değil; hukuka bağlılık, tarafsızlık ve eşitlik anlayışıyla güçlenir. Devlet ciddiyeti de tam olarak burada kendini gösterir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla ayrıcalık değil, daha fazla eşitliktir. Daha fazla nüfuz değil, daha fazla liyakattir.

Çünkü güçlü devlet, bazı insanların kendilerini dokunulmaz hissettiği devlet değildir. Güçlü devlet; herkesin aynı kurallara tabi olduğu, aynı hukuk düzeni içinde yaşadığı ve adaletin ayrım yapmadan işlediği devlettir.

Unutulmamalıdır ki makamlar gelip geçer. Geriye kalan şey, kurumların itibarı ve toplumun vicdanında bıraktığı izdir. O izi değerli kılacak olan şey ayrıcalık değil, adalettir.

Çünkü bir ülkenin gerçek itibarı, makamların ihtişamından değil, adaletin herkes için aynı şekilde işlemesinden doğar.