Türkiye bir kez daha sel felaketlerinin ardından aynı sorularla yüzleşiyor.

Taşan dereler, su altında kalan mahalleler, boşaltılan evler, kapanan yollar ve ne yazık ki kaybettiğimiz canlar...

Her büyük yağışın ardından benzer görüntüler ekranlara yansıyor, benzer tartışmalar yaşanıyor.

Kimileri suçu doğaya yüklüyor.

Kimileri siyasi rakiplerini hedef alıyor.

Kimileri ise sorumluluğu üzerinden atmanın yollarını arıyor.

Oysa sorulması gereken asıl soru çok daha temel:

Bu ülkede insanları gerçekten afetler mi öldürüyor, yoksa yıllardır biriken ihmaller mi?

Elbette aşırı yağışlar dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de doğal afetlere yol açabilir. Ancak aynı miktardaki yağmur her ülkede, her şehirde ve her bölgede aynı sonucu doğurmuyor.

Çünkü farkı yaratan yalnızca yağmurun şiddeti değil; şehirlerin, altyapının ve kurumların o yağmura ne kadar hazır olduğudur.

Sorunun merkezinde doğa değil, şehirleşme ve yönetim anlayışı bulunuyor.

Türkiye'de uzun yıllardır kentleşme politikaları bilimsel planlamadan çok ekonomik rantın gölgesinde şekilleniyor. Dere yatakları yapılaşmaya açılıyor, taşkın alanları betonlaşıyor, yeşil alanlar giderek azalıyor, altyapı yatırımları ise çoğu zaman artan nüfusun ve büyüyen şehirlerin gerisinde kalıyor.

Sonuçta doğanın taşıyabileceğinden fazlası şehirlerin üzerine yükleniyor.

Ve ilk büyük yağışta, yıllardır biriken yanlışların faturası ortaya çıkıyor.

Bugün yaşadığımız sorun yalnızca bir sel meselesi değil.

Bu, onlarca yıllık şehirleşme anlayışının sonucudur.

Çünkü Türkiye'de çoğu zaman şehirler, insanların daha güvenli ve daha kaliteli yaşaması için değil; ekonomik değer üretmesi için planlandı.

Bir yeşil alanın, bir boş arazinin ya da bir dere kenarının geleceği konuşulurken çoğu zaman şu soru öne çıktı:

"Buradan ne kadar gelir elde edebiliriz?"

Oysa esas sorulması gereken soru şuydu:

"Burayı insanların yaşam kalitesini artıracak şekilde nasıl değerlendirebiliriz?"

İşte bugün yaşadığımız problemlerin temelinde bu tercih yatıyor.

Yıllar boyunca kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli güvenliğin önüne geçti.

Bilimsel raporlar çoğu zaman dikkate alınmadı.

Uzmanların uyarıları çoğu zaman göz ardı edildi.

Planlama yerine günü kurtarma anlayışı tercih edildi.

Sonuç olarak şehirler büyüdü, beton çoğaldı, ancak dirençli kentler oluşturulamadı.

Doğa ise kendi kurallarını değiştirmedi.

Yağmur her zaman yağdı.

Dereler her zaman aktı.

Toprak her zaman suyu emmeye çalıştı.

Değişen şey, bizim doğayla kurduğumuz ilişki oldu.

Derelerin yatağını daralttık.

Toprağın nefes alacağı alanları azalttık.

Tarım alanlarını, meraları ve yeşil bölgeleri yapılaşma baskısı altında bıraktık.

Betonlaşmayı çoğu zaman kalkınmanın göstergesi olarak gördük.

Sonra da suyun neden eski yolunu bulduğunu şaşkınlıkla izledik.

Oysa doğa pazarlık yapmaz.

Doğa siyasi görüş sormaz.

Doğa seçim sonuçlarına bakmaz.

Doğa yalnızca kendi kurallarını uygular.

O kuralları yok sayanlar ise er ya da geç bedelini öder.

Ne yazık ki yaşanan her felaketin ardından çözüm odaklı bir değerlendirme yapmak yerine siyasi kamplaşma daha da derinleşiyor.

Bir taraf bütün sorumluluğu karşı tarafa yüklüyor.

Diğer taraf hiçbir sorumluluk kabul etmiyor.

Böylece gerçek sorunlar yine gündemin dışına itiliyor.

Oysa yağmurun partisi yoktur.

Selin ideolojisi yoktur.

Derenin siyasi görüşü yoktur.

Vatandaşın can güvenliği de siyasi tartışmaların konusu olmamalıdır.

Çünkü mesele iktidar ya da muhalefet meselesinden önce bir kamu yönetimi ve şehircilik meselesidir.

Gerçek belediyecilik yalnızca asfalt dökmek değildir.

Gerçek yöneticilik yalnızca projeler açıklamak değildir.

Gerçek kamu hizmeti yalnızca açılış törenleri yapmak değildir.

Asıl görev, felaket yaşanmadan önce önlem almaktır.

Dereyi dere olarak bırakmaktır.

Taşkın alanlarını korumaktır.

Altyapıyı geleceğin ihtiyaçlarına göre planlamaktır.

İmar kararlarını rantın değil bilimin rehberliğinde vermektir.

Bugün su altında kalan her mahalle geçmişte ertelenen kararların sonucudur.

Bugün zarar gören her şehir yetersiz planlamanın sonucudur.

Bugün kaybedilen her can zamanında alınmayan önlemlerin en ağır bedelidir.

Artık şu gerçekle yüzleşmek gerekiyor:

Asıl felaket yağmur değildir.

Asıl felaket aynı hataları tekrar tekrar yapmamıza rağmen hiçbir ders çıkarmamaktır.

Asıl felaket sel değildir.

Asıl felaket ihmalin sıradanlaşmasıdır.

Asıl felaket doğa değildir.

Asıl felaket bilimin yerine rantı, planlamanın yerine günü kurtarmayı koyan anlayıştır.

Bugün selleri konuşuyoruz.

Yarın depremleri konuşacağız.

Öbür gün orman yangınlarını ya da kuraklığı konuşacağız.

Eğer bu ülke aklı, bilimi, liyakati ve uzun vadeli planlamayı merkeze koymazsa değişecek olan yalnızca felaketlerin adı olacaktır.

Bu ülkenin ihtiyacı birbirine suç atan yöneticiler değil, hesap verebilen yöneticilerdir.

Bu ülkenin ihtiyacı sloganlar değil, güçlü altyapıdır.

Bu ülkenin ihtiyacı polemik değil, planlamadır.

Bu ülkenin ihtiyacı hamaset değil, bilimdir.

Çünkü makamlar geçicidir.

Siyasi kariyerler geçicidir.

Koltuklar geçicidir.

Ama kaybedilen insan hayatlarının geri dönüşü yoktur.

Bir ülkenin medeniyet seviyesi yaptığı gökdelenlerle değil, koruyabildiği insan hayatıyla ölçülür.

Ve artık şu gerçeği yüksek sesle söylemek gerekiyor:

Doğa tek başına felakete dönüşmez; onu felakete dönüştüren ihmal ve yanlış planlamadır.

Yağmur öldürmez; bilime sırt çeviren anlayış öldürür.

Sel öldürmez; rant uğruna susturulan akıl öldürür.

Bugün hâlâ gerekli dersleri çıkaramazsak, yarın yaşanacak her felaketten sonra yağmuru, dereyi, kaderi ya da doğayı suçlamanın hiçbir anlamı kalmayacaktır.

Çünkü o zaman enkazın altında yalnızca evler ve sokaklar kalmayacaktır.

Bilimin uyarılarını görmezden gelenlerin sorumluluğu, plansız imarın altına atılan imzalar ve ihmali yönetim anlayışına dönüştürenlerin vicdanı da o enkazın altında kalacaktır.

Afet kader olabilir.

Ama ihmal asla kader değildir.

İhmal bir tercihtir.

Ve her tercih, günü geldiğinde bedelini mutlaka ödetir.